30 Aralık 2009 Çarşamba

yirmi dakika saygı duruşu


bilmem kaç yirmi dakika saygı duruşu
soğuk veyahut sıcak havalarda
istanbul nemli
diyar-ı bekir ovası serin iken
ve sen hep bir nefes uzağımda gelen
yarından konuşmak...
susmak
ama yine de anlaşmak
bir türlü kavga edememek

boyalı saçlarının ardında
ve kalem kaşların
erkekliğin en harbisi henüz 13-14 yaşların
kafa kağıdındaki rakamların arkasında
saklı olan kim?
yarın söyleyeceklerini kim yazar?
sevgiden törpülenmiş fahiş fiyatlara alıcı bulacak bedenin
çürürken kalem kağıt ve çocuklar arasında
çalıkuşu aslında intihar etmiştir
kaybolup söylenmez tarihin tozlu sayfalarında

boyalı saçlarının ardında
ve kalem kaşların
erkeğin en insanı...
henüz kaybolmadı!
...
yirmi dakika saygı duruşu lütfen
bayanlar, baylar değil!
sadece insanlar...
siren sesleri
aminler
teşekkürler
...
ritüeller
hiç sevmez oysa
toprak izleri hala suratında
gözleri ise acılardan bıkmış
ağlamıyor artık...
boş vermiş, dolu almış...
koy vermiş götüne...
yürüyüşü rahvan
yirmi dakika...saygısal duruşlar lütfen
...

28 Aralık 2009 Pazartesi

sus! kal!





Sus ve kal...
Tahammül edebildiğim kadar
Fazla kelimeye ihtiyacın zaten yok...
Çizdiğin resimlere sıkıştır beni
Beyin kıvrımlarının arasında...
Işıktan ekranın karşısından...
Ah! Pir Celaleddin olsa da 21. tarih asırında
Kısa mesajlar çekse bize Mesneviden...
Her beyit 160 karakter olsa...
Kırklar cem eylese "on air"
Maksat bilinmemek nede olsa...gerisi vesair...
Haber hiç gelmese tek gözlü Calut devinden
Diğer gözü hakikatten kördür zira...
Ama devdir ne de olsa...
Davud harptedir...Elinde ki asa mı?
Yoksa Süleyman'ın asası mı kırıldı?
Ve parçalandı...
Cinlerin iteati...
21. yy. beyaz camları arkasında...
Kaç Süleyman'ın asası çatlar?
Aman bilmesin ne in ne cin...ne de başka bir alem
Bilmek acıdır, ne büyük elem!?
Sus!
Kal!
Adam gibi Süleyman gibi...
Çatlamasın diye asalar...
Tahkimat duvarları örmüş mühendisler
Ki insan, hep gördüğü hayallerle yaşar..
İyi uykular...

21 Aralık 2009 Pazartesi

yağmurda ıslanırken


yağmur
hava
ve toprak
kokarken
ben kaçıncı sıtma nöbetlerindeyim?
ıslak elbiseli bir adam çıkar gelir mi?
yağmur
hava
ve toprak
hissederken ellerimde
kaçıp gider mi?
yaz mıdır? kış mıdır?
sayki ilk olmadı son bahar
bütün yağmurlar bir an biter
ıslak adamlar kururlar apartmanlar arası çekilmiş iplerde
kaç kadın kaç kocasını dizer ipe
kurutur tertemiz...
yağmur
hava
ve toprak
.....
isfehan hoyrat yahut bir arya okumalı
gazelhan da bir tenordur zira
ses telleri cami parmaklıklarına sıkışmış
kaside vari gazeller
ve kapris vari güzeller
...

kadınsı handelerde ve edalarda artık erkekler
ben kadınları bırakıp erkekleri severken
onlar mı kadınlaşır?
kadınlar erkekleşir...
ben kendileştikçe onlar mı ötekileşir?
herkes eşleşir
isyan kimedir?
doğurganlığa mı? yoksa ahlaka mı?
....
kalem çekilmiş gözler
ve rujları bulaşmış gömlek yakalarına
klasik tablolar...
yağmur
hava
ve toprak
isfehan hoyratı
bitmeyen bir aşur
son bulmuş ayin
ıslak derviş sikkesi
ve kana bürünmüş beyaz entarisi
yağmur
hava
ve toprak
...

15 Aralık 2009 Salı

re minör missa...


olmuyor. yazamıyorum...kaç gün kaç hafta geçti? ay oldu mu? bakmadım. ruhu ezip geçen ve onu yakan yaraları olmayan vücutlardan kaçmalıyım!

kalbem kebabest
ab-ı çeşmem roşenest
vel hasıl
selamet der kenarest....

olmuyor farsçayı da beceremiyorum. bırakmalıyım.

eski bir hamamdan eski bir tas olmalı insan şimdi
polisiye romanlardaki çin'li olmalı
abzürt birşey olmalı işte
post-modern kaygılar savaşında
yüzünün yarısını çizmeli...olmadı orospu olmalı
orospu vari bir ruha saygı duymalı
zira yitirdiği erkekliğini yahut kadınlığını arayacaktır

mescidin mihrabına yaklaşmamalı...
çok sevmeli ama dokunmamalı...ara ara kaçamak bakışlar ile yetinmeli.
tesbihim nerede?
la fa yı bir tenhada kıstırsa
re mi...
asla ayşenin kedisi de olmayacak
müzik öğretmenleri
maaşlarını çekemedikleri sürece
taşlaşan detone tonlarda öğretecekler gürültüler çocuklara
hiç kimse sevmeyecek /duymayacak ne Buhurizade Itri ne de Johann Sebastian Bach....
kopyala-yapıştır devam edecek hayatlar ah!
sevgiyi ve merhameti kim anlatacak çocuklara?
ve çocuğa olan saygıyı büyük insanlara....
sadece gelip mi gittiler?
lagari vari fişekler...
iyi dilekler...
segah tekbirler
re minör missa...
....

27 Kasım 2009 Cuma

Kurban Bayramınız Mubarek Olsun


 * kurban bayramı mubarek olsun                                                   


18 Kasım 2009 Çarşamba

en çok ellerim üşüyor

en çok ellerim üşüyordu
ıslanmıştık yağmurda...
sokaklarda arap sabunu kokusu vardı
içim ağlamıştı sahi ya...sen kaşlarını çatmaya devam etmiştin

ağlayışlar...

defterin orta yerinden karalanma hali...silgi parçalanıyor , bir kurşun kalem kırılyor elimde..öğrencim bakıyor gözlerimin içine.. "öğretmenim..." diyor susuyorum bu sefer...

saatte ilerlemiş....bira kokuyor etraf...ve bitmeyen sigara dumanı...günde en az 3 defa masturbasyon yapmış belli ki....
belli ki hala iyileşemedi...13 yaşından beri gittiği psikiyatrist çoktan emekli oldu oysa...

hep uzakta olanı sevmişti...uzaktakinin cazibesi...yakınına gelse daha çok zarar verecekti...sigaralar söndürecekti kollarında, bileklerinde bir kaç cm lik kesikler de çabası...


Allah'ım! yarın sabah olduğunda...yahut birkaç saat sonra... bilmem kaç kaç nöbetine uyanan tüm askerleri koru...herşeyden ve herkesten...üniforma içindeki savunmasız kalplerin ritimleri bozulmasın...amin..amin...amin...

sonra...
.....


gecenin saat kaçı?
03.39...
sevgilim bu gece mutsuzdu..bir parçada tebessüm onun çehresine..lütfen!...
babam horlamıyor artık..kolay nefes alabiliyor yaşlandıkça...kopuyor aramızdan...yaşlandıkça kopar mı insanlar birbirinde?

bilmiyorum...bir ses bekliyorum...ki sabah olsun

"hayyal el-felah..."
mohr taşım nerede anne? kerbela'dan gelen beze sarılı olmalı...ve salon bira kokuyor...
"dua edemiyorum artık..." diyor bir arkadaşım...sanki "benim için sen edebilir misin ?" der gibi bakıyor..
ben ise ağlıyorum...iki damla yaş süzülüyor gözlerimden...ve müezzin son nefesinde...

"lailahe...."

gün doğarken sevgilimin sakallarından tutunuyorum hayata...terliyoruz yorganın altında...bilincimizin biraz açık oalbildiği anlarda öpüşüyoruz da...
oysa yine de üşüyor ellerim...

16 Ekim 2009 Cuma

cadde-i kebir marşı


kalabalık..engelliyor yürümeyi
omuzlarına çarpıyor insanlar birbirlerinin...
erkekler ve kadınlar izdihamı
gayler, transeksüeller, lezbiyenler...
insanlar
yok ki kalabalıkta asker tek tip nizamı
isyanda düzen yoktur
düzülür zira boyun eğdikçe...
ram olur hükmüne bir düdüğün ve mentalitede tecvüz başlar
7.62 mm lik şakırtıları bilmez alkış tutanlar
kaba etlerini zevk ile sunanlar...
kan gelir öpüştükçe...

nihavend bir ayin başlar galata mevlevihanesinde..
"Yek demî gavvâs bûdem ber leb-i deryâ-yı aşk..."
giriş ücretide yoktur
zira saat epeyce geç
bir bar
bir mezar
bir mevlevihane
açıktır...
yıkılır dünya ki sanılırdı şahane
ney susmaz
mey de dökülmez...

bir aşık
bir maşuku tenhada bulur
tecavüz kaçınılmaz son
ayin başlar ve biter tekrar tekrar...
sahibinin sesinde bir plak kırılıncaya dek...
(16 ekim 2009 akşam saatleri...yorgun geçen günlerin ardından...gözlerimi kapattıklarımda gördüklerim...)

9 Ekim 2009 Cuma

dur gitme


dur gitme
kal
unuttum say bütün söylediklerimi
ama gitsen de yine gel
ara ara rüyalarıma sadece

aradan 4 mevsim 1 yıl geçti
haberin geldi geliyormuşsun
üzüldüm sevinemedim oysa
kader kimi kime seçti?
yaşıyordum farzettim yokmuşsun
akıyor burada hayat
istanbul hala kilo alıyor
kuzey ülkeleri hala soğuk...
ben artık ben
sen artık sen'sin

güzel günler...iyi dilekler...

27 Eylül 2009 Pazar

tımarhane


göz yaşlarım ve nebi isa için bir ağıt şahit oluyor yazdıklarıma...
aklım sulanıyor..bir kapı açılıp bir kapı kapanırken ki sarsıntı...Allah'ım kalbim kaldırmıyor....ritim tekliyor...ayaklarım artık nasır bağlamış. acıyor her attığım adım. ne delirdim ne uslandım. ikisinin arasında bir sıkıntı. ey terbiye eden ve ıssız yolları aydınlatan.. gecemi sabaha bağlayan ve bahtımı çizen...

öğretmen...öğrencin tembeldir. biliyor da....ama ağlıyor sızlanıyor... kalemlerini kendi kırdı. artık yazamıyor. sen de elini kırarsan nasıl yazacak? derdini kime anlatacak? anlatsa kaç kişi anlayacak...

düğünler ve cenazeler ile geçiyor yaşam. ben yorgunum. umut dolu gözler ile bakıyor yaşlı bir kaç çift göz. nebi isa.... upandişad ve meryem... meryemin yanağındaki tüyü kim üfler anne?

annem niye ağlıyor baba?
bu beyaz önlüklü adamlar????
abim neden evde değil artık?
tesbihimi ben mi kaybettim siz mi aldınız benden?...
hiç yakışmıyor anneme göz yaşları...
biliyorum ağlamıştı ben çekip giderken.
ölmemiştim..ve geri gelebilmiştim. ama ölümü görmediğim anlamına gelmez ki...
o çocuk sahi gidip niye bir daha gelmemişti..
sahi annesi ağlamıştır değil mi onun da...

22 Eylül 2009 Salı

ben nereye gidiyorum?

ne kadar yalnız bir gece
gündüzün kalabalığı gece mi dağılır?
sevdiğim bedenlerin hepsini şehvet salyaları ile ıslattım
ve ben yine bana kaldım
yatağa gitmeye korkuyorum, çünkü uykudan korkuyorum...
uyku yarı ölüm anne...biliyorum
babam başımı okşamıyor artık
sen de üstümü örtmek için gelmiyorsun
yaşlandıkça benden daha çok uyuyor ve daha az konuşuyorsunuz...
oğlunuz büyüyor haberiniz var mı?

bir erkeği çok sevdi oğlunuz...kalbini de çok kırdılar
o da çok kalpler kırdı
eline yüzüne bulaştırdı...hayatı

lisans diplomam kayıp
gazeteler ilan kabul etmiyor...
bütün öğrendiklerimi unutuyorum
sevişirken düşünmüyorum
ne kendimi ne sizi...

itiraf ediyorum gece ilerlese de
yatağımdan
uykudan
rüyalardan
melekten
korkuyorum...şeytan zaten içimde...
alnımdaki izler silikleşmiş
tebessüm de edemiyorum
ben nereye gidiyorum?

15 Eylül 2009 Salı

kuklalar da ağlar...ıslanır ipleri

kuklaların ipleri gözüme ilişirdi...tüm gerçeklikleri kaybolurdu yukarıda ve aşşağıda onları yönetenleri gördükçe... gerçekliği kaybolur hayatın Tanrı'yı düşününce...ben bir kuklayım.. iplerimi kesmek, onlardan kurtulmak istedikçe onlara dolandım durdum... makastan hep korktum. canım çok yanıyordu anne... babama göre sünent olmalıydım. korkardım erkek olmaktan.
vuracaktım ve kırılacaktı.
sert bakacaktım ve küfürler edecektim
sikecektim...sevdiklerimi ve nefret ettiklerimi aynı anda.. ne cinnet hali Tanrım
küfürleri bir kaç gecede ezberlemedim ben... fizikteki mezkez kaç kuvvetinin formulü değil ki bu...

anne ben senden yoruldum. yeter dedim susmadın. elimi kaldırdım. sıktım yumruğumu
ve o yumruk kaç defa sıkıldı
kalp kaç defa ritim atladı?
artık uyuyabiliyordum sanıyordum geceleri
gece nöbetçisi gece nöbetlerine uyandırıyor oysa hala
ben ise hep uyanığım


yumruğunu sıktı kukla anne...babam ellerine dolaştırmış ipleri...hasta olan dedem...ipleri nerede? gittikçe daha inceliyor. kopacaklarmış dedemin ipleri. doktorlar öyle söyledi. sonra özgür olacakmış. yerin altından yollar varmış gök yüzüne... ve göz yaşları varmış... tebessüm ederken düşermiş yüzlerine insanların
ama meleklerin tebessümleri var mı?
ah ne ızdırap hali...
tapınmaktan uzakta bir yaşam
tanrılar dağı neden hep soğuktur?prometheus 'un ateşi...

neyse...anne ben sıkıldım. yetmiyor evimin duvarları
sokak beni bekler mi?
ölüm hangi köşe başında?
ben zor olanı tercih ettim...ölmeden önce deştim yaralarımı
çok kanadı
çok acıdı
ama sesimi çıkartmadım.
bol küfürler işittim....hep benimle anal ilişkiler düşleyen/söyleyen insanlardan
gözümü kapadımsa da kulaklarım hep açıktı...
görmedim ama duydum

elinde silahlı kuklalardık biz...iplerimiz karma karışık
hiç bir kuklanın ipini kesmedim anne, baba, kardeşlerim, dostlarım, sokağım, mahallem, beldem, şehrim, ülkem, dünya ve insan...

bekledim...bir gün gelir
kuklalar da ağlar...ıslanır ipleri

13 Eylül 2009 Pazar

olamadıklarına öykünerek geçer mi?

ufak yaşları vardı hayatında
beyaz teni ve kırmızı elbisesi
bir göğüsleri dışarı tomurcuklansın isterdi
hiç anlaşamadı iki bacağı arasındaki ile
ve camide
nerede oturacağına hiç karar verememişti...
bar taburelerine de alışkın olduğu söylenemezdi
günahkar mıydı?
çok da değil
hep ufak yaşlar ile sevdi ...
bedenleri kocaman kalpleri minicik adamları
şeytanlaştığı zamanlarda şehvetini törpüleyen tecavüz krizleri idi...

ve makyajını tazeledi...sabah ezanına kadar
sürecek olan bir tecavüze hazırladı kendini
aynadan baktı gülümsedi...
inadına...
42 numara sivri topuklu ayakkabısında acısa da ayakları
inadına...
söz dinlemese de severdi annesini
benzer zevkleri tatmak isterdi o olmak gibi
tomurcuklansa göğüsleri...
seyrek tüylü bacakalrı çapraz

aşık olacağına çok inanırdı küçükken
kalbi kırıldı çok...
dağıldı parçaları okul bahçesine
sırf kullanılmıştı ya...
onun aradığı kalp, ötekinin sıcak bir delikti...
uyuşamadılar delilikti
çokta üzülmüştü ya...
varmış/yokmuşlar ile geçti yıllar
42 numara sivri topuklu ayakkabılar
hangi sokaktı adı...sarhoşken de hatırlamazdı ayıkken de
daha az sarhoş
daha fazla insandı...

10 Eylül 2009 Perşembe

kendi ile kalmak

istifa edeli bir çok şeyden...en çok kendi kendim ile kalmayı özlemişim
tuzsuz yemiş, biraz meyve , şekersiz çay ve kulağıma hafif gönlüme ağır müzik...annem hala dünümün kaygısında. ben ise anın keyfindeyim...
eski alışkanlıklarıma devam ediyorum. odam hala dağınık. hiç toplamadım. ne zihnimi ne odamı. müzik listelerim bile karman çorman. pantolonum da yemek izleri...tebessüm edip duran bir kızcağız var karşımda sürekli...başlamanın vermiş olduğu mutluluk. ne çılgın ne delice bir şey!

tuzsuz yemiş, meyve ve şekersiz çay kalıyor benimle...müzik uzaklara gidiyor...bir ıslık oluyor en son...ah kapı çalıyor! kapıcı çöpleri alacak. peki kapıyı kim açacak ki?pizza kutularını saklıyorum. utanıyorum 5-6 kutu pizza parasına bir ay çalışan kapıcıma çöp olarak kutuları vermeye. patronum işyerinde hiç utanıyor mu bilmiyorum...benim 56 aylık maaşım tutan arabasına binerken...

parasal merdivenelr inip çıkıyoruz... karşı komşumuz camiye gidip teravilerde aynı safta durarak herkes ile... eşitlediğini düşünüyordu...

ah Marks... kafamı karıştırmasa(!)... Sadık Hidayet okumaya devam etmeliyim. varoşun ve banliyönün gençleri kadar ateşli ve doğal sevişemeyen bütün burjuvalar gibi bir süre sonra aseksüelite açacak kolalrını...bunalımların ardından...yüksek idari makamlarda intihar sesleri duyulacak...

ben ise... tuzsuz yemiş, meyve ve şekersiz çay....müziği hiç söylememe gerek bile yok...

3 Eylül 2009 Perşembe

aşk'ın norm'al hali var mıdır?

norm lar dünyasını alt üst etmekdir aşk...
erkeğin erkekçe yine bir erkeği sevmesi midir?
belki de cinsellikten kurtulmaktır...
aşmaktır...
aştığını zannedip düşmektir...
tek emin olduğum ise bolca karışmaktır...
karıştırmaktır
düşünceleri duyguları bir birine
ömürcek ağları ile örmektir
fikir düğümleri ile bağlamaktır
son hali şaşkınlıktır
ve bütün bu söylenilenleri unutmak yaşamaktır
ölmektir yeri geldi mi
öğrendiklerini unutmak ezberleri bozmaktır
isyandır en nihayetinde
kendime kendimce kendim ile olan isyanımdır

27 Ağustos 2009 Perşembe

dolgusal bir hayat

ofis ortamı...kalvye, yazıcı, fotokopi makinası, telefon ...sesler sesler...en çok insan sesleri...
üstüme üstüme geliyor bazen. yığınla önümde biriken dosyalar dosyalar...çalış çalış çalış...

en ergonomik oturuşu bulana kadar 10 saatlik günlük mesaim doluyor zaten...ve hiç bitmiyor...sorunlar/sorular...

çalışmanın zahmeetinden değil yakınmam...dört duvarın belki fazla rahatın üstüme üstüme gelmesi...

bazen amfiyi özlemiyor değilim...şimdi istifa mı etmeli? işsizler ordusuna mı katılmalı? belki evet de...ya yarın? ilk günün hovardalığı geçince?...bugünü yarının kaygısı ile dolduran ben...dolgusal bir hayat sunuyor tercihlerimiz...

bütün bunaltının içinde..gözleri gülen bir kız bakıyor bana ...ve içten bir tebessüm gönderiyor bana...
-kolay gelsin
-teşekkürler...

25 Ağustos 2009 Salı

İsa'ya rağmen İsa'yı..


nedir şairin ilmihallerden çektiği
nedir aşıkın bilmeden sevdiği...
ve İsa bir gün gelip karışsa aramıza
inkar etse söylediklerini...
binbir küfür etse kendisine atfedilen mukaddesata...
aşık inat ile devam eder imanına...
uğratacak kim kesata?
öper dudaklarından
meryem adlı bir kadın
tüyler uçar şakaklarından
bir cebraildir rüzgar değil esen...
pavlus yalanlarından utanır
yine de inatla sever aşık
İsa'ya rağmen İsa'yı...


bir ikon çizer bir derviş...
çizdiği aşık olduğu karşı komşunun kızıdır
adını meryem'in adında gizler...
oysa başkadır sevdiği

bir hat yazar bir derviş
çizdiği aşık olduğu bir başka derviş
adını iki vavın arasında kıstırır
oysa başkadır sevdiği...
İsa'ya rağmen İsa'yı..

23 Ağustos 2009 Pazar

farklılık

farklı olduğunu iddia edip bunun ile övünen...
yahut farklılıklara öykünenlere ithaf olunur.


48 saattir yemek ve tuvalet ihtiyacı dışında çıkmadığım yatağımdan yazıyorum...yatağım çalışma masam, karargahım, hayal dünyam, mağram, nirvana'm, hira'm, çarşafım ömürcek ağım, yastığım ise güvercin yumurtalarımdır...

"farklı olma, sıradan ol hayat daha kolay"
ne kadar da tokat gibi bir cümle benim için. kültürsüz, köysüz, hiç bir yersiz...olmak...
seni sarıp sarmalayan kollayan akrabalarının olmaması, babana ve annene dahi hayatını tüm açıklığın ile anlatamamanın ızdırabı ve kocaman ön yargı duvarlarına çarpıp kalmak...evde, okulda, işte, yolda, sokakta...

omuzlarımdan benden daha zor durumda olanların ızdırabı...bunu bilmek ve bunu hissetmek...

"akşamları tv'de haberleri seyretmiyorum" demişti bir radyo programcısı...aynı cümleyi bir çok kişiden duydum...habersiz olmak daha mutlu ediyor bizi...dünyanın derdini ve kederini taşıyamıyoruz...işimize geldi mi ise...bir globalleşmedir almış başını gitmiş...

çin malları kullanırken mutluyuz da; çin'de olup bitene ne kadar duyarlıyız?...
bu kadar bencildir insan milleti...umursamaz, ızdırabını çekmez...vurdum duymaz...duyamaz...

sağırlık ve körlük mutlu eder bizi...

ama işimize geldimi...havamızı atmayı da severiz..."ben farklıyım"... hoş bir reklamdır... oysa heryerde aynı olabilmek..kendi olabilmek...maskeleri azaltabilmek hayatta...

farklı olmak ızdıraptır...ızdırabı çeken ruh acıya alıştığından farkında bile değildir çoğu zaman...bağıran çağıran yaygarayı yapan ise aslan değil sırtlanlardır...

-----------------------
insanlar gelip geçtiler...sadece baktı ve yüzünü çevirdi kimisi...kimisi yüzünü ekşitti.... yahut beni düşman olmaya bile layık görmediler... çocuklara gösterilen bir hoşgörme ile sırtımı sıvazlayıp ah vah ettiler...

yarın sabah olacak...tebessümler ve günaydınlar...iyi dilekler...

18 Ağustos 2009 Salı

banliyö...tedirgindir aşk'a


düşlerimdeki yeri buldum sanırsam...sanmanın iç sıkıntısı ile birikmişliğin ızdırabı...

yorgun geliyorum akşamları eve...biraz meyve ve yemiş ile geçiştirmeye çalışıyorum midemin açlığını. açlığa alışmalıyım...az konuşmaya az uyumaya az yemeye...

ama asla oalmayacağım şeylere öykünmemeliyim!

dün gece kendimi sarhoş iken gördüm. öyle mutlu idim ki...olmayacak şeyler bizi deli gibi mutlu eder...ki mutluluk da özünde bir delilik taşır

her köşe başında bir geçmişim ile karşılaşıyorum. ve o profesörün dediği doğru...

"zaman kaybolmuyor"

hasan sabbahı bulmalıyım. ruhum avazlar içinde acem diyarının trajedilerine, yalanlarına, fikir karışıklıklarına saplanmalı ve kalmalı orada...

alamut ebedi kartal yuvasıdır. şimdi ise paris'te, londra'da, berlin'de, tahran'da, istanbul'da, atina'da, kahire'de, barcelona'da, dublin'de, aşkabad'da, grozni'de, buhara'da, new-york'da...
yeryüzünün dört bir şehrinde...banliyölerde yaşıyorlar...
fare yuvaları değil mekanları...göktelenlerde de yaşamıyorlar...
ne şehrin dışında ne de tam ortasındalar.
hayatları da, mekanları da...
banliyö arada birazcık uzakta...
ama tedirgindir aşka

11 Ağustos 2009 Salı

hastayım

geçen gece yazdığım bu yazıyı...

dostlarımı, ailemi, sevdiklerimi ve onların geçmiş güzel anılarını/ gelecek güzel günlerini .... inciltmemek için sildim...bir nüshası kağıtta idi...şuan külleri savruluyor İstanbul'da çöplüklerden birinde...

5 Ağustos 2009 Çarşamba

eğer sorarsan ben kimim? ademim ruhum tanrıyım şeytanım...

oğlunun katili bir babanın trajedisi...
oysa kucaklamak isterdi onu
sarılmak öpmek koklamak...
oysa baba hastadır
gözleri bakar artık görmez
bu alemin ötesinde dolaşır ruhu...

suhrop ise delikanlıdır...dilaverdir...
kılıcını kan ile silendir...
alem ise babasını kahraman bilendir....


oysa bütün masallardan ziyade bu çok etkiler beni. suhrop da can bulur ruhum. ölü bedeninde soğukluk, mezarında kalbini kemiren kurt misali! bir parça dolaşır kalbimde ondan bana miras...

babam ise rüstem olamadı... cengaver değildir. uzaklara bakar...
artık ben de bakışlarımı göreceğim en uzak noktaya dikiyorum yürürken... ayaklarım çivileniyor zemine...ama depremler oluyor beynimde... hücrelerimde. dengemi kaybedip sallanıyorum.

şehram'a göre kendim ile mücadelede iken yeniliyorum.

elimde bir kılıç. en ön safta ben varım. şovalyeler, cengaverler, pehlivanlar, en keskin okçuların ... kargıların ve tatar yaylarının tam önüne atlıyorum.

kendi kılıcım ile kendimi kan revan içinde bırakıyorum onlardan önce... şaşırıp kalıyorlar. liğme liğme etmek istedikleri "ben" ... bu işi büyük bir zevk ile yapıyor... taki güçsüz düşene kadar...

çömeli veriyorum yere.... babam katilim olacaksa, ondan önce davranmalıyım. kardeşimin ellerine ve omuzlarına da yükleyemem bu günahı...

fısıldıyorum aklımda son kalan şarkıyı;
"eğer sorarsan ben kimim?
- ademim ruhum tanrıyım şeytanım..."

29 Temmuz 2009 Çarşamba

bugün ise bayramdır


tam ortasındayım...her kafadan bin bir ses ... fikirler birbiri ile çarpışıyor... söylenenlerin yarısından fazlası yalan biliyorum/biliyoruz....yine de konuşuyoruz.

ben ise kaçıyorum!

sorular soruyorum ve dua edebiliyorum!... şuaralar yapabildiğim en iyi şeyler...ruhumu göğün üstündeki bir bekleyişe adasam mı adamasam mı terettüdü değil!!!!

bütün kutsallarımın mezarı başına geliyorum...sadece "sustuklarını" söyleye dursunlar; onlar benle konuşurlar mı?...

bilmiyorum...
susuyorum önce, sonrasında derin derin bakıyorum toprağa; içimden küfürler etmek, isyan, şirk, çığlık, terbiyesiz ne kadar söz varsa saymak... geçmişi ve geleceği hakkında ağıza alınamayacak, düşünülemeyecek derecede kötü şeyler söylemek... geliyor kalbime...

susuyorum sadece. ne büyük bir sıkıntı çekiyorum. ağlayamıyorum da...
küfürler küfürler küfürler...aklıma gelen içimi kemiren... ne ızdırap...

ellerimi yüzüme sürerken kalıyorlar yüzümde...avuç içlerim günah ve toprak kokuyor... vücudumda ağırlık...yorgunluk... son kalan gücümle eğiliyorum...aylar evvel öptüğüm o mezar taşını edep ile...saygı ve hürmet ile öpüyorum

dudaklarımda tatlı bir granit soğuğu...başımı vurmaya başlıyorum taşlara... yeşilden siyaha sonra kırmızıya dönüyorlar... kan revan olmuş her yanım...susturmak için küfürleri-içimden geçen- vuruyorum kafa tasımı... beyinde sarsıntılar...bitiremediğim düşünceler...

ağlasam ne rahatlarım!

yok...

------------------------------------

omzumda bir el sonrasında...
sen diyor.
ben diyorum.
aşık mı maşuk mu? diyor
hiç diyorum
bir tülbent çıkartıyor kan dolu alnımı ve yüzümü silmeye çalışıyor...
gökten bir bıcak ile bir ademoğlu iniyor
bir ses
koç oldun diyor
bugün ise bayramdır

26 Temmuz 2009 Pazar

derviş...

derviş tesbih taneleri arasında gezdiriyor elini... okşuyor her bir taneyi... sabrın müsvettesini çıkartıyor üstüne sanki. her tanede geçmiş tramvaları geliyor bir bir. tesbih aşikar ediyor bilincin altında ne varsa. ve derviş biliyor. biliyor ama konuşmuyor. konuşamaz! meryem orucundadır... üç gün üç gece konuşamayacak... ne büyük bir huzur sessizlik...

anneme bağırıyorum yine... kırıyorum kalbini farkındayım. başımı bin türlü derde bin bir defa sokmuş olsa da bağırmamı hak etmiyor... benim hiç bir davranışımı hak etmiyor aslında... hak ettiklerimiz? yok ki... ah hediyeler denizi içindeyim.

telefonlar....mailler....yazışmalar....ardından gün içinde beni arayıp buluşmak isteyen arkadaşlarımla bir bir planlar yapıyorum. bol paradokslu....

hazırlandım. çıkacağım ki... kapının kulpuna elim varmıyor.
duruyorum; dervişin duruşu!
susuyorum ; dervişin susuşu!
...

elim geri çekiliyor...ayaklarımda da.... soyunup banyoya gidiyorum!... önce yaralarıma tuz basıyorum. çok acıyorlar. hem de çok! gözlerimden yaşlar geliyor ama
sabrediyorum...derviş sabrı...

odama geri geliyorum...arkadaşlarım, dostlarım, sevgili editörüm, pek muhterem yazar çizer dostlar... gelemeyeceğim... başım ağrıyor, midem rahatsız, başım dönüyor sanki...
-...
-...
-...

ritüelleşen diyaloglar...bir dahaki haftasonuna temenniler...

sonuç;

ayin kaldığı yerden ; ikinci selamın ortasından devam ediyor...ve ses/nefes mest ederken ben bu günün en sıcak vaktinde dem buluyorum...bir damla göz yaşı düşüyor...

babamdan uzaktayım... göz yaşlarımı silemez...kaçtım ondan ufacık bir çocukken... şeytan aldatmacalarına kurban giderken...

"bir daha eskisi gibi seninle konuşmayacak " dedi annem...bağıramadım, tepki veremedim...şimdi olsa ne hırçın olurdum...

hırçınlaşıyorum... derviş hırçınlığı....

23 Temmuz 2009 Perşembe

ve ben ait değilim göğün altındaki hiç birşeye...

ve ben ait değilim göğün altındaki hiç birşeye...
anneme
babama
eski dostlarıma
arkadaşlarıma
yaşadığım şehire...

sen çocuk! bil artık...
öğren gerçeği keşfetmeden evvel hakikati...
olabilir herşey mümkün bu hayatta
olabilir inandıkların, taptıkların...
körü körüne bağlandığın ideolojiler...
değişebilirler
ama bir tek olmalı kalbini verdiğin
sevdiğin bir tek...
aşık olduğun bir tek!

bir çok tanrı duyacaksın...bir çok haberci...bir çok söz...
kafan karışacak bazen
isyanın eşiğinden ya döneceksin yahut ruhun isyan ateşi ile kavrulacak!
ne kadar adaletsizlik varsa sana yapılan ve senin yaptığın...
ne kadar kazık varsa sana atılan ve senin attığın...
ne kadar erkek ve kadın varsa yattığın!...

vurulacak yüzüne bir bir ...
ağlamana fırsat kalmayacak...
yine de nefes alabiliyorsan
-ki kalp ritmin bozuk
-ciğerlerin küçük
-nefesin kısa olabilir...

büyüyeceksin çocuk!
alacak ruhunu göğün altındaki herşeyden
ve Aziz Françovis gibi
öleceksin aşk'a olan aşkın yüzünden!

işte o an felahın anıdır!...
ve vaizin intiharıdır!

22 Temmuz 2009 Çarşamba

aşık maşukun yitiği...


yorgunluk...damarlarımda dolaşırken...kulaklarımda bir tını

"ruhum insanım tanrıyım..."

bir kaç yudum ekşimiş vişne şerbetinin kuruluğu çatlamış dudaklarında idi
öpüşmekten yara olmuş hep...
utancın son izleri....
kimdir bu hale düçar oldu nice sebep?
aşk masalı ile uyutan kim bizleri?
diye sordu hep...
"men ez jihani digerem..."
diye devam etti santurun çığırtkan kıldığı nağmeler ile parça...
kalbi daha dingindi
kesik izi elleri
titremiyordu artık
akşamın üstünde silik gölge izleri
ikindi onu seviyordu o ikindiyi
ara ara unutsa da sevgiyi...
bilirdi yine de
aşık maşukun yitiği...

19 Temmuz 2009 Pazar

amin

amin diye başladı kürsüdeki bilge duasına... yalnız kalan bütün insanlara adadı duasını. o da belki farkındaydı kalplere hükmedemeyeceğinin... konuştuğu kalabalıktaki insanların tek tek gözlerine bakamıyordu. kaçırıyordu birşeyleri hep. dualar etti, ve isteklerini en kibar en latif dillerle iletmeye çalıştı...

duraksadı
sustu
dili tutuldu
"amin"
dedi
başka birşey aklına gelmedi
konuşmayı unutmuştu...

kızardı yanakları. gözlerini aşşağı indirdi, göz kapakları ıslanır gibi olmuştu...onu gören kalabalık cismen olmasada fikren dalgalandı...

ellerini yüzüne götürdü...öylece kaldı...bir daha indiremedi ellerini yüzünden...
melek geldi...omzuna dokundu...
"vakit" dedi
"şimdi mi?" diye geçirdi kalbinden ki...teklediğini hissetti...
amin!... sesi...ölüm sessizliği idi bu!...sağırdı...

sesler kesildi
amin
gözlerden fer çekildi
amin
ve kalp ritimden düştü
amin
içimdeki ben süzüldü...kaçtı zindanlarından özgürlüğe...asumana kanat çırptı...
amin...

18 Temmuz 2009 Cumartesi

ne intiharlar ettim, ben ölmeden önce



ne intiharlar ettim, ben ölmeden önce
aylardan şubat
vakitlerden sabah
ezanlarda çınlayan kelimeler Allah!
öpüp başıma koyduğum el kutsallığında
silahımın namlusundan patlayan mermi çekirdeği...
düşlerimde hırçın kalbim bebek uysallığında
bunca yaşadığımın gereği
bir boş kovan düşer yerlere...
tutanaklara yazılır adım...
musalla tahtım...fakat kılınmaz namazım

ne intiharlar ettim, ben ölmeden önce
aylardan mayıs
vakitlerden öğlen
ah! bu kadar gün ben miydim bekleyen?
yolun heyecanı yolcuda...
ilkin heyecanı sonuncuda
telefonlarda sesim titrek...mektup beklerdim uzaklardan
geceye bağlanırdı sabah kabustan rüyalar döngüsü
kalbime saplanan istihkakımdan...
üç mermi bir de piyade süngüsü

ne intiharlar ettim, ben ölmeden önce
aylardan temmuz
vakitlerden ise gece
herkes uyumuş ama
kirli beden...kirletilmiş beden uyuyamamıştı...
kafamı duvarlara vurdum
kireç ve kan karıştı birbirine...
acıdı hem de çok!
anne bak ellerimde hiç kir yok!
insanlar canlarını sunarmış sevdiklerine...

15 Temmuz 2009 Çarşamba

bir türkü geliyor nereden geliyorsa...

mevsim kış
sıcaklık - 20 derece
saatler sabaha karşı bilmiyorum kaçı kaç geçiyor...
gece ile sabahın arasında bir vakit...

yer 9 no'lu taş kulenin nöbet mevzisi
kum torbalar arası...
HK FS serisi G3 piyade tüfeğinin namlusunda 7.62 mm 'lik bir fişek sürülü...
soğuktan mıdır bilinmez, kuşlar bile uçmuyor...
hafif bir güneş ışığı sızıyor kulenin nöbet mevzisinden içeri... kum torbalarının arasından...
nişan gezi 100 metreden 200 metreye geçiriyor...
uykunun en çok bastırdığı saatte uyumamak istiyor nöbetçi...
aklına bir türkü geliyor nereden geliyorsa...

"göç göç oldu göçler yola düzüldü
uyku geldi elâ gözler süzüldü
o zaman da elim yardan üzüldü
ağam nerden aşar yolu yaylanın?"

11 Temmuz 2009 Cumartesi

gün batımı notları

yorgun, sıcak, koşuşturmacalı günler. bol bol terlenilen, nem ile bunalınan...İstanbul kendini her gün batımından bir yolunu bulup affettirir gündüz güneşi ile kavurduklarına... vapurlardaki makina operatörlerinden, sahildeki simitçilerine kadar...

yürüyorum...

eminönü, gülhane, soğuk çeşme sokağı, ayasofya, sultanahmet, alman çeşmesi, firuz ağa, çemberlitaş, beyazıt, süleymaniye, eski şeyhulislamlık, fetva yokuşu, tekrar eminönü...oradan; galata köprüsü, karaköy rıhtım, voyvoda caddesi, Kamondo Merdivenleri, eski ingiliz hastanesi, galata kulesi, beyoğlu, istiklâl caddesi, taksim meydanı, kabataş...

yürüdüm...

düşündüm...
düşündüm ki; bazı insanlarla koca bir hayatı paylaşmak gerekirken; bazıları ile hiçbirşeyi hatta hayallerini bile paylaşmamalı!...

9 Temmuz 2009 Perşembe

suds

(S)HE

came / gone
saw / closed his eyes
done / gave it up
kissed / spit out
licked / threw up
got / lost
took / left

...
as suds

5 Temmuz 2009 Pazar

what a soul was it? what a freedom was it?...


be free...
say what you want
as it can be
even your last
maybe your first
defy sayings to life...

i was born
i had been thrown to this world...
no sounds
no view
no touch
no taste
no words...

it was not a beginning even not an ending...
i know
i was not the last
although i was not the first...

i was free...so;
i felt
i knew
i talked
i saw
i tasted
i spoke
i wrote...

till i want to give my freedom up. i tried many times to sell my soul- whoever wanted to buy-... no one... no one want to buy...

my heart was broken and thought about the answer of why?...

a
sagacious man came near me...

he asked;
-have you ever felt in love?
what a dareful question was it...i shocked...i thought...i answered
-no...
he said sadly...
-what a soul was it? what a freedom was it?...

2 Temmuz 2009 Perşembe

I have waited till midnight!

what a feeling is -do not wait anything!-
no hope
no dream
no passion
...
totally no future

**************************************
A Shia wait for 12th Imam
A Christian wait for Messiah
A Budist wait for to reach nirvana
...for all keeping alive

accounting the minutes whlie waiting a bus at the station, is much more slower than the journey...
the roads that you have walked to reach your lover, is much more than common moments that you have shared...

in fact all are vice versa...

**********************************

and I have waited till midnight!
moments killed me
the seconds were as heart attacks
am I a ship in the time sea?
no coast
no port
no where says the song of the end
a song of infinity...
all my letters,that were in bottles , has sent
to the first coast,that it will arrive
and
to the first person, that he will make me keep alive!

Dreamed by AVARE (from 23:45 to 00:00 )

sorry mom, sorry dad!

"devil looked at my eyes... with full of afraid...
he run away
he escaped!...
I shouted at him..."why?"
he turned his head on his left shoulder and said
"your fire is bigger than mine!"
********
what a fire is it that bigger than devil's... more then hell...
Prometheus ! you must see mine! "

that was a dream of a dervish... he run away from the temple to an endless eternity. in fact he escaped from himself to himself... what will explore his road inside his soul?
-a fire! a fire that is bigger than hell...
********
Hermes! wait for my prayer to Gods... I want a fire that even they can not afford it. I want the feeling and the situation which makes them a "God"!...

As I want
the throne of a king or the king of a thorne
the silence of a hermit or the hermit of silence
the temple of a monk or the mork of a temple
the students of a teacher or the teacher of students....

I want the things that make others" to be"...
My mom! My dad! how a spoiled child I am...
sorry mom...
sorry dad...

Dreamed By AVARE (at 00:30 after a caffeine attack in my blood )

30 Haziran 2009 Salı

but be it! know it!...

as i have read and lived many times... the same passage still in my mind...

"now, you are just in the beginning of the road and also you do not know what a great happiness is beginning...

opportunity
success
blessing
love
pleasure...
and more...
all are impatient to reach you... they are looking forward you...
from now on,
you are not as a child, who lost his father
you are not your father's son
you are the son of yourself!

do you know what is the meaning of ...
being son of yourself
being re-born
begining
being free
having no past
do not carry the pressure of any memories
being a mirror that has no stain...
...
you do not know! but be it! know it!...

Dreamed by Avare...

26 Haziran 2009 Cuma

bekleyen ve beklenilenlere...


derviş var gücü ile hırkasını fırlattı attı... tekkesini terk etti. kaçtı. tanrılar dağına doğru koştu, yürüdü... günlerce, gecelerce, haftalar ve aylarca...

tanrılar dağında Zeus'u , onun diğer arkadaşlarını gördü... yüksek bir tepedeki zeus'un kızlarını gördü... baktı. gözlerinin ta içine içine; tek tek...

yoktu...hayat yoktu. donuk bir ölüm vardı tanrılarda...o isimlerini ezberlediği, her gün bilmem kaç vakit andığı tanrılar kendisi onları anmadıkça, çağırmadıkça, inanmadıkça...yoktu...

yok olan asıl şey...onlar yalnız, biçare, kimsesiz, sessiz, keyiflerden ve acılardan yoksunlardı...ah meleğin o soğukluğu...işte buradan geliyordu... melekut alem ne kadar da soğuktu...aşk yok muydu?

geri kaçtı. şehre, kalabalığa, yarının beklentilerine geri kaçtı. gördüklerini kimseye anlatmadı...anlatamadı...biliyordu ama söylemedi.

bekleyişten bile yoksun aşksız bir hayat tanrılar dağındaydı. bir tek Hermes... işte o ulak ve gemilerin rehberi... o biliyordu orayı da; burayı da... kalpleri ve kalplerde saklı olanı duymuştu.

ey ulak! dinle avare'den avazları. melamiye'nin doruklarına ulaşmış artık. hiç bir tını onu mutlu etmiyor. artık aşkın hiç bir hali onun yüzünü güldürmüyor. orgazmları dahi zevksiz gibi... gözlerine bakamıyor diğer fanilerin...babasının karşısında sofradaki sandalyesine oturunca çatal ve kaşık elinde dönüp duruyor... iştahı ise hiç yok...oysa beklemek ...umut ile... ne büyük bir nimet!

25 Haziran 2009 Perşembe

Ah! yalnızlık hem de manastırlar dolusu...

Gel gönül hüsnü halini bir bilir yarana sor
Bab-ı aşkın miftahını bir sahip irfana sor
Her tabip aşka yar olmaz ondan sorma ilacı
Suret hal derler masaldır hikmeti Lokman'a sor

Çekmeyen gafil ne bilsin nar-ı aşkın kıymetin
Çekmeye takat mı kaldı ben bu aşkın zahmetin
Gel sineme kıl temaşa sinemde bağı zeytin
Bağı hüsnün güllerini sümbül ü reyhana sor

Bir kalender meşrebiyem aynımda şal-ı aba
Ben bu aşkın abdalıyım nur u sırrı merhaba
Zülfü canana dokunma lütfeyle bad-ı saba
Sineyi ab u hayatı mürşid-i merdana sor

Der ki aşık gam yemezem gün bugün ferdalara
Geç geçende dem bu demdir düşme boş sevdalara
Nesimi'yem ibret olsun aşık-ı rüsvalara
Görenlerden ayrı düştüm durağı devrana sor

....

bu mısraları dinliyerek geçti kendinden avare...
kalenderi olabilmek için neler vermek gerekir diye sordu...
iki dünyadan da geçmek gerekirdi...
aşık da olmalıydı. ah bu kalp nasıl dayanacak?
asla... yok yok...mümkün müdür?
oysa aşk denklemlerinin hepsi eşitsizliklere mahkum oluyordu.
kaçlar basamağında kaç var....ve kaç kişi elde var "1" hayatlarımızda...
Gothe'nin dediği
ve müjdelediği gibi "biz derimizin altındaki yalnızlığa mahkumuz."
Nesimi derisini parçaladı, yüzdü ve özgür oldu...
Ah! yalnızlık hem de manastırlar dolusu...



24 Haziran 2009 Çarşamba

aşık olmak...

Taos:"Sen bana düşman olabilirsin, Yahova'ya aşık olabilirsin; ama bana olan imanını kaybetmemelisin; zira aşık olacağın tanrılar çoktur ve buna benden layık bir çok tanrı vardır; ama iman etmek için benden daha layık birini arama ki seni alsa affetmem."(kitab-ı mukaddes)

ne büyük saygı duymaktadır aşka... ve inandıkları ne varsa, onun karşısında bir anda kaybolup gidebilmektedir...

aşık olana hakkını veren kim? sezar ile kimin kapışmasıdır bu hak davası?

23 Haziran 2009 Salı

gezi notları VI

geliyorum... bir ölüm haberi aldım. ağızların tadı nasılda bozuluyor değil mi...dedem karşıdaki dağlara baktı..."herkes gelip geçiyor onlar hala orada..."
derin bir iç geçirme...biraz sessizlik...bu sessizliği bozan kanaryanın ötüşü...ardından elime ney'i aldım...nefes verip ses aldım ...beş yıldır yaptığım gibi...
düğün olduğu zaman...
kabilenin neyzeni gelmez...
cenazeler dolusu ağıtları "el-aman..."
ezbere bilir de inadına söylemez...

22 Haziran 2009 Pazartesi

gezi notları V

tepemdeki güneşe inat başımın üstünden dalgalar aşıyor...katre ile deniz arasında ne gibi bağlar kurulabilinir düşünüyorum... sanırım işin ucu bir yere çıkmıyor...

geri dönmeyi düşünüyorum...büyüdüğüm kente...

yolcuya yol gerektir...

21 Haziran 2009 Pazar

gezi notları IV

deniz tüm tuzunu üstüme bıraktı...ve güneş kavurdu her yanımı... hallaç ı hatırladım etrafımdakiler gülüp eğlenirken... tebessüm ettim...sonra ise durağanlaştım... dedem bir söz söyle bana ki feyz alayım dedi... ben sustum hallaç söyledi... "mutluluk için iki dünyadan da geç" dedi... sekseni devirmiş bir pir-i fani olan dedemin gözlerine baktım... dalıp gitmişti tek kelime bile anlmamıştı eminim... sadece melodisi bile etkilemiş olmalı... irkildi...ilerideki mezarlığa baktı donuk donuk...

-hadi akşam yemeği vakti...makarna ve köfte yapmıştım
-istemiyor canım...
-ama sonra ilaçların...
-yok...
-....

20 Haziran 2009 Cumartesi

gezi notları III

sırt çantamı alıp ilçe ilçe; il il gezeli toplam 5 gece / 4 günü geçti...yalnızlık sıkıntısını da sırt çantam ile birlikte yüklenmişim sırtıma... kitapçıları gezdim az evvel...bir sürü şiir kitabı beğendim. sonra ben de yazarım diye bıraktım. yazamayacağımı adım gibi biliyordum.

ağzı yüzü çikolata içinde olan çocuklar, durmadan didişen köpek yavruları, yıldız altında boş kumsallar ve sahiller dolusu yürüyüş...

debriyaj ile fren arasında sıkışıp kalan heyecan ve gerginlik...ah kollarım uyuşuyor eski modern çağın bu makinasını kullanmaktan...oysa parmaklarım hiç yorulmamıştı klavye tuşları arasında... makinalarla aram hiç iyi olmamıştı sahi ya!...

19 Haziran 2009 Cuma

gezi notları II

tatildeyim...bir yan da deniz öte yanım dağlar ardı sıra...
eski bir radyo çalıyor... anneannem ile dinliyoruz...bir akşam üstü vakti...eski radyo eski şarkılar çalıyor...1970'ler 1960'lar... geçiyoruz zaman içinden...anneannemin gözlerinde yaş; benim gözlerimde ise umut ile karışık tebessüm...salıncakta sallanmaya başlıyorum ağır ağır...sağım ve solum boş...ve kalbim de...Allah'ım ne ızdırap!

17 Haziran 2009 Çarşamba

gezi notları I

hayatın burada da aktığını görmek güzel...güvenli yollar...yeşermiş tarlalar...memleketimin ovaları ve dağları...temiz deniz ve toprak kokusu...insan kendini bir defa daha yeniliyor...en çok da geçmiş gelecek karşısında yeniliyor...

16 Haziran 2009 Salı

kaçıyorum...

-merhabalar...
-merhabalar...nasılsınız efendim?
-iyiz şükür...ya sizler?
-bizlerden de iyilik sağlık işte...
-e daha daha nasılsınız?
-dünya telaşı işte...ne olsun...
-öyle öyle...
-kahveleriniz nasıl olsun?
-orta...orta...sade?...şekerli...
-ah evet orta en iyidi değil mi?
-öyle öyle
-büyük oğlan ne yaptı? bulabildi mi bir iş?
-buldu. işte çalşıyor...
-ya hayırlısı olsun..
-tabi tabi...
-hem bu devride...
-ya sorma...
-sonra geçenlerde...
-hihihi...
-deme yahu?
-ya öyle işte....

tebessümlerden...insanı sıkıp bunaltan -resmileştirilen- ama içi boşaltılan konuşmalardan. yenilen peynirin tuz oranı, son futbol maçında yapılan ofsaytlardan, kahvenin nasıl içilmesi gerektiği.... hepsinden ama hepsinden...

en çokta o içi boş simetrisi bozuk tebessümlerden... uzayıp giden akşam yemeklerinden, ardı sıra çay ve meyve servislerinden... sürekli düzgün giyinmekten... derli toplu olmaktan.... az birazda kendimden...ama daha çok herkesten...

kaçıyorum...

14 Haziran 2009 Pazar

ağlardı varlık içindeki büyük tutsaklığına...

kendi ormanının bekçisi bir arslan... yaralanıp esir düştü bir av partisinde sultanın... olanca gücü ile karşı koymasına rağmen. ormanından, kendine ram olmuş diğer hayvanlardan, güzel etli ceylanlardan, berrak sulardan... kısacası özgürlüğünden oluvermişti...

sultan onu aldı bir güzel kafese (çelikten işlemeli altın bir kilidi olan kafes hem de! ) koydu .sergilediği diğer hayvanların da bulunduğu, sarayın hayvanat bahçesinde bir bölüme yerleştirdi. şehzadeler, beyzadeler, harem kadınları, meraklılar, yabancı elçiler... hepsi hergün defalarca onu seyrediyor... izliyor... dehşetle bakıyorlardı çehresine ve kuvvetli vücuduna... o ise oralı olmuyor... başka yerlere kafasını çeviriyor ara ara kükrüyordu... önüne hazır et parçaları atılıyor ve sırf ölmeyecek kadar yiyordu onlardan.

oysa diğer hayvanlar kendilerine sunulan yiyeceklere adeta saldırıyor, ziyaretçilerine türlü şirinlikler yaparak onların gönüllerini almaya çalışıyorlardı...

gece olunca. yani saraya, sarayın bahçesine sessizlik çökünce. meşaleler loş bir aydınlık verince etrafa... herşeyi aşikar kılan güneş kaybolup ay yerini alınca gecelik saltanatın... işte o zaman... ama sessizce, ama bir köşede... tüm insan ve hayvanların gözlerinden uzakta... sessizce bir köşede gözleri ıslanırdı arslanın...
ağlardı varlık içindeki büyük tutsaklığına...

......

kafeslerin bir kaç yüz metre ilerisinde ise...sultan kendi odasında... ayrı düşünce cariyelerinden ve çocuklarından... sırkatibini de yolalyınca yatması için... kapatırdı odasındaki bütün kapı ve pencereleri... söndürürdü son yanan kandili de!...çünkü gece örterdi herşeyi!

sessizce...kimse görmeden... duymadan... hıçkırarak ağlardı... o devasa toprakların hakimi olmasına karşın... bin bir milletin önünde diz çökmesine karşın, her türlü şeye sahip olmasına karşın...

o da ağlardı

küçük bir şehzade iken yapamadığı yaramazlıklara... aşık olmak isteyip de olamadığı kadınlara... kalkıp terk etmek istese de terk edemediği törenlere...

varlık içindeki büyük tutsaklığına...

sebeb ne olursa olsun...ağlamak gecenin işidir der her bilge. sessiz olmalı. gündüz ise tebessüm etmeli... rollerin en büyüğünü en büyük sahnede yapmalı. Jung'un personalarından kaç tane eskitmeli?

11 Haziran 2009 Perşembe

yalnız adam taklidi


bir vardı... iki hiç olmadı...

içinden arnavut kaldırımı geçen mahallerden geçtim...
içimde bir yalnız adam taklidi yaşardı benim
hep yoluma tren yollarının ulaşamadı menziller çıktı
donuklaşa kaldı çelik ve demirde sevincim
bir yalnız adam tanırdım...
ayrılınca fark ettim ben de yalnızdım
kahvaltının ilk lokmasının boğazda düğümlenmesi hali
gülüşlerinin aniden kesilmesi hali...
yani ismin bilmem kaçıncı hali...

içinden bitkin askerlerin geçtiği dağlar gördüm
soğuk metallere çarpıp dona kalmış umutlarım vardı
hep bir umut bekledim taş kuleler tepelerinde
çelik soğuğu, taş ayazı gece ile sabah arasında sıkışmış
ah! dakikalar saatlerin arasında tıkış tıkış...
geçmeyen zaman değil zamanın algısı
dönmeyen yelkovan - akrep değil...
dakikalar sabırsızlığı, bir daha dönememe kaygısı...

içimde bir yalnız adam
buda'dan kelimeler merak eder.
hayyam rehberliğinde arka sokaklarında istanbul'un
kim doyuracak mevlevihane önünde bekleşen kedileri?
duaları kabul olsa bir kulun
gökten ciğer mi kemik mi yağacak?
ah bu yalnızlığa mahkum adamcağızı hangi kalp avutacak?

içinden fırından çıkan ilk simit neşesinde sabahların geçtiği sokaklarda yürüdüm
sarhoş kokulu taştan yollarında kadıköy'ün
kilise duvarına yaslanıp sızan kim?
geleceğim midir?
oysa alkol değil ki içtiğim...
onun gözlerinde gördüğüm her seferinde araya bir maninin gireceği midir?

ve sorarım an zamanı mıdır soru sormanın
yahut hırpalayıp atmak
sevişmekten ve tapınmaktan yorgun düşmüş bedenleri
geçmişim geleceğim midir?
tekrar tekrar sıkılmadan yaşadıklarım...
bu masalın sonu mutluluğa ereceğim midir?
kaf dağı mıdır aştıklarım?

anne uykuda
baba ise türbeler, yatırlar dolusu huzurun içine düşmüş bir fani
kardeşlerim telaşında hayatın
ben ise çirkin ördek yavruları çizdim kağıtlara
hiç beğenmemişti oysa resim öğretmenim
kim bilirdi...
kalmamış mıydı yalnız adam taklidi, benim
ne bir özleyen
ne de bir gönülden sevenim...

9 Haziran 2009 Salı

bilinen şarkının bilinen sözleri...yorgunluk terennümleri


"...bir ihtimal daha vardı felaket oldu!"

hep ihtimaller ve beklentiler denizinde boğuluyorum galiba! eskiyi ve geçmişi özlüyorsam artık ihtimallerin donuklaşmasından beklentilerin olmayışından dolayı özlüyorum.

hep bilinen şarkılar, ilahiler, serenatlar, türküler, uzun havalar, hoyratlar, kompozisyonlar, jazz parçaları...
hep bilindik sözler söyleyip hüzün terennümleri yapıyorum.
oysa ne kadar da hızlı, enerjik, dinamik, bin türlü süpriz yapan biri olarak biliyorlar beni!...

asla değilim. o gün içinde kalmıştır. ve bitmiştir.

artık an gecedir. ay da eski parlaklığında değildir. intihardan 3 defa dönmüp yanımda felahı umanlar, sevgilisinden ayrılıp beni ağlama duvarına çevirenler , babalarının ve annelerinin baskısından azarlamasından sıfımın sıralarına sığınan çocuklar...

üzgünüm. ara ara bu insanda yorulma hakkını kullanır hayatta. bütün sesler susar etrafımda. bir isfehan hoyratı tutturur giderim. gitmem aslında...bir basamak düşerim. kırılır cam parçaları, ah yerlerde batacak elbet! kimse kaçamaz bu yıkımdan!

dervişler artık isyan bayrakları asmışlar tekkelerin kapılarına, kediler kasapları kınıyor, dağlar farelerin küsmemesi için ne kadarda çaba içindedir...

elim fazladır artık, dilimde gereksiz... masamda kurumuş meyve tabakları kalmış anne!... kim kaldıracak çilekteki, erikteki, duttaki ... bu kadar vitamini?

babamın omuzları yorgun! ah biliyorum hala mahçup bana. oysa bilseydi... biliyordu belki de susuyor. ah bir konuşsa...yüzyılın feryadı olur benim için. oysa dünya dönmeye devam eder yine de...

insanlar hayatımdan gelip geçiyor. ben ise bir istasyondaki yalnız başına duran tren şefi.

gece soğuktu kimse umursamadı üşüyüp üşümediğimi... mutlu olup olmadığımda umurlarında değildi. 5 haftadır burnumdan kan gelmesi de ilgilendirmiyordu anlaşılan. sadece kıyılarımdan mı gelip geçecek insanlar? hiç uğramayacaklar mı içime? bir an oturup gözlerime bakıp mahçupca gülümsemeyecek mi etten kemikten hayaller?

bana yine hüzünlü bir avuç nota miras! bilinen şarkının bilinen sözleri...yorgunluk terennümleri...

"Ah! Zaman bir tablodur düşer duvarlardan..."

7 Haziran 2009 Pazar

Hermes! Dur ey tanrılar ulağı!


aşk oyununda kurallar değişmiş... ben yalnız oldu olalı. "nasıl kişilerden hoşlanırsın ?" diye sordu birisi... afalladım. cevap veremedim. sonra ...inandığım ve mukaddes saydığım herşey üzerine yemin edip BİLMİYORUM... dedim.

bir defa ateş kalbe, perde göze, fısıltı kulağa düşmüştü... o günlerden sonra... oyun bozuldu bozulalı ciddi ciddi bilmiyordum. hala bilmiyorum da. kendimi bilmemezlik değil bu!...

sigara içmezdi; içmiş
alkol kullanmazdı; kullanmış
küfürlü konuşmazdı; konuşmuş
güleçti yüzü; somurtkan
düşünceliydi; duyarsız
sözlerimi dinlerdi; dinlememiş
elimi tutardı; tutmamış...
.... OLMUŞ OLSUN... ne değişirdi ki?...HİÇ BİRŞEY...

gözlerimin içine bakardı; bakmamış OLSUN...

HAYIR değişmezdi demeyeceğim bu halde. gözlerimin içine baktı. güldü. tebessüm etti. güzel sözler söyledi. nasıl olduğumu sordu. elimi tuttu. kucaklaştık. ellerim şaşkındı sevişirken dahi.

ülkemin ıssız bir köşesinde az biraz unutulmuş bir adasının, en unutulmuş bir yerindeki, en unutulmuş elektirik ve suyu olmayan bir bağ evine gitmiştik... herşeyi unutmuştuk. kendimizi ve kim olduğumuzu bile... işte yeniden doğmuş olmak. gecenin yıldızlarını ve o sessizliğini hissederdik.
oysa gözlerimin içine bakmasa... olmazdı!...

BULDUM! Ey haberci! Ey gemilere klavuz olan Hermes! Dur ey tanrılar ulağı! Tanrılar dağına uçur bu haberi... gözlerimin içine bakacak birini bir daha....

gerisini yazamıyorum. özür dilerim.

6 Haziran 2009 Cumartesi

ateş, ışık, sıcaklık / aşk, aşık, maşuk

gece geç vakittir artık. yatmalı mı? daha ne kadar dayanacak bu yorgun kalp?...kulaklarımda çınlayan bir isfahan hoyratı;
"...
gurbet ellerinde bir ben söyler ağlarım
..."

ne büyük yalnızlıktır! dağlar yollar ve çöller dolusu! Allah'ım ne cinnettir sen yok dolusu...

oysa çıksa karşıma nice zaman evvelinde olduğu gibi. biliyorum. tekrar tekrar kanacağım. bir çift gülüşe ve güzel söze. ve yine biliyorum ki çıksam karşısına nice zaman evvelinde olduğu gibi ...

"""rahip gözlerimin içine baktı ve gülümsedi. dediki;
meğer ki Mesih can bulsa yeniden. dese ki - hayır! yanlıştır tüm söylediklerim...hepsi bir hayal bir dalgınlık anıdır sadece... o can bulan ölüler ise bir göz aldatmacası....ve St. Pavlus atılsa oradan. benim de seyahatlerim sadece ticaret ve menfaat içindi. bu vicdan ile kaldıramadım bunca yalanı...
meğer ki işte...meğer ki öyle olmuş olsun... duaları daha da kuvvetlenecek daha da içtenleşecek!"""

ve tıpkı... aşık maşuka yalan dese...en doğru sözden daha doğru daha gerçek gelecek o sözler.manayı kim kime verecek?

"...unutmamalıyım ki insanın dostu ve insanı tanıyan tek tanrı da Prometheus'tur. Prometheus insanı gece tanıdı. O'nu karanlıkta gördü. Ona ATEŞi öğretti, hayır verdi ve bağışladı. İnsan daha önce ATEŞe sahip dğeildi, onu tanımıyordu. Hayatı ATEŞsizdi. Yeryüzündeki insan, ATEŞten mahrumdu! Ne sıcaklık, ne de ışık; Prometheus ona ATEŞi verdi! onu gecelerden, kışın amansız soğuklarından kurtardı. Ama kendisi yakalandı. Kafkas kalesinde zincire vurdular onu. Leş yiyen bir atmacayı da insana SICAKLIĞI ve IŞIĞI verdi diye başına dikmişler ki her gün tahta gagasıyla ciğerini çiğnesin, bitince de yeniden bir ciğer oluşsun ve bütün yırtıcı hayvanların yemi olsun...." (Ali Mezinani - Yalnızlık SözleriII)

ATEŞ nedir? IŞIK kimdir? SICAKLIK ise nasıl birşeydir?... aşktan başka nedir ki bunlar.
Ateş aşktır. Işık aşık. Sıcaklık ise maşuk....
Prometheus... bütün dertleri ve sıkıntıalrı senden mi bilecek bu insan oğlu? ciğerler sancısı acılar mı hediyesidir onun?...demek ki aşk ne büyük acıdır ki intikam için ciğerler parçası bir sızı hak etmiştir...

5 Haziran 2009 Cuma

ölmemişti daha...

aylar evvel kışın başında cenaze vari bir seromoni ile uğurlanmıştı. göz yaşlarına ve matemvari gülüşlere hiç anlam verememişti. yoksa sahiden... yok yok... ama olabilir de... hem sahi...

"ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü..."

zor, uzun, yorucu, bitkinlik verici, insanı iliklerine kadar soğutan, affetmeyen, zature mikrobuna dahi yaşam şansı vermeyen bir soğuk....bir kış... mermi şakırtısı, barut kokusu, azcıkta ne yalan söylesin ölmek değilse de kavuşamamak korkusu... beklentinin sıfıra indirgenmesi. vaazlara ve monologlara, felsefe konuşmalarına bir son... düşünmeye büyük bir tatil. bol küfür...

geldi ve geçti...

kimse bilmedi sormadı görmedi söylemedi...

dilinde soğuk kış gecelerinde bir türkü...

"havada bulut yok bu ne dumandır?
mahlede ölü yok bu ne şivandır?
ana ben ölmedim...bu ne figandır?"

hem ortada savaşta yoktu. selalar hiç susmazdı ki tepelerdeki minarelerden. pervane seslerine karışırdılar. boşlukta kaybolurdular.

ne diyar-ı bekir 'e ne de istanbul'a ulaşırdı sesler. ah ne rezil bir muhaberat!

tüm bunları ardında kalmıştı. eve geri geldi bir bahar evvelinde. bir kış arifesinde çıktığı kapıdan içeri girdi. ayakları halıya basmayı unutmuştu. garipsedi. tebessüm etti... adet olduğu üzere sofra açıldı. oturdu. bir şey yiyemedi... alışık değildi tabaklara.

"bir şey ister misin?" diyen herkese bir unutmadığı tebessümle...teşekkür ediyordu.

annesi üsteleyince... düşündü... biraz tuzsuz yemiş, meyve ve şekersiz çay istedi. ilk hatırlayabildikleri bunlardı.

hayat devam ediyordu. bir yerinden tutunmak lazımdı sahi ya...ölmemişti daha...

3 Haziran 2009 Çarşamba

ben'in zindanlarında...

ben'in zindanlarında bir gece ve iki günün ardından...
arkadaşımın alkole benim ise kahveye düşkünlüğüm sonucu ;kafein krizlerinden kurtulamadığım
bir günün ardından mide krampları, terleme nöbetleri, saçma sapan rüyalar...

hepsinin ardından sabah olmuştu ya! sabahın kıymetini, güneşin güzelliğini, müezzinin sesinin sadeliğini, karşıki limandaki gemilerden gelen makina sesleri... hayat yeniden ama bir yerlerden başlamıştı!

elimi yatağımın baş ucundaki kitap kümesine attım. yine yine ve yine aynı kitap geldi elime. rast gele bir sayfa açmaya çekindim...sonra kayıtsız kalamadım. yine aynı sayfa ve aynı bölüm denk gelmişti;

"...Şu anda daha yolun başındasın ve başlangıcın ne büyük bir saadet olduğunu bilmiyorsun. Birçok fırsatlar sana ulaşmak için sabırsızlanıyor, birçok başarılar, nimetler, aşklar ve lezzetler karşına oturmuş, yolunu gözlüyor... Artık sen babasını kaybeden bir çocuk gibi değilsin, sen artık babanın çocuğu değilsin, kendinin çocuğusun, sen kendinin çocuğu olmak, yeniden doğmak, başlamak, bağsız olmak, geçmişi olmamak, hiçbir hatıranın ağır yükünü taşımamak, lekesiz ayna olmak nedir bilir misin? Bilmiyorsun, ama ol!..."(Ali Mezinâni - Yalnızlık Sözleri II)

kitabın sayfalarında daha fazla dolaşmama gerek yoktu...düşünmekte istemedim. ney'ime nefes verdim ve sabâ perdesinden ilk seste karar kıldım...

1 Haziran 2009 Pazartesi

wait!

run away from the reality...
just try to get by with your dreams
life or dignity
death or slavery?
do i have to choose something else?
finally i will!
but, please do it softly!
what ever my choice is...
no need to be hurry!
just wait till the end of my last ceremony
hold your sword up
till;
my last tears
my last words
my last look
my last...
i have knew how hard to come to a last
please my lord! no need to be that much fast
some more moments for a farwell
after than...
take all my dreams and wills to sell!
free of charge...

31 Mayıs 2009 Pazar

bir avaz!

bir avaz kulaklarımda tâ ötelerden...

Hayyam ile bu gece söyleştim...
Ben nefes verdim
Celaleddin ise söz...
Ney ise ses...
Verdi!
Tesbih tesbih dilime dizildi mısraları şairin
Ve hüznü işlediğim sevapların!
Elimdeki kalem ise kırıldı
Şimdi kim yazacak olup bitenleri?
Rüyamda Celaleddin'i gördüm kırık neyine sarıldı
Ses de kalmamıştı...O da bırkamıştı saymayı gidenleri
Sustu
Ağladı...
Şehram'ın avazında kayboldu...
Mırıldanışları ve feryadı kime idi?
Hızla geçen zamana mı?
Yahut biçâre bütün miskinlere mi?

Son sözü ise Hayyam söyledi;

"Ben de geçtim gittim bu zulmün yurdundan
Elimde yelden başka bir şey kalmadan
Ama var mı, ölümüme sevinip de
Ecelin şaşmaz tuzağından kurtulan?"

(NOKTA)

30 Mayıs 2009 Cumartesi

ve at beni bekleyişin kucağına acımasızca...

bu sabah kalkar kalkmaz baş ucumdaki hayyam rubailerinden bir fal çektim...bu çıktı karşıma;

"Dostunu erkekçe seven kişi
Pervane gibi özler ateşi,
Sevip de yanamktan kaçanların
Masal anlatmaktır bütün işleri!"
Ömer Hayyam


dörtlüğü okudum durdum kendi kendime...

erkekçe bir erkeği sevmiştim zamanında...pervane olmuş özlemiştim ateşini...sevmekten kaçtığım zaman etrafımda masallarımı dinleyen ve mest olMUŞ GİBİ yapan insanlar varDI...

şimdi tekrardan mümkün mü?...Ama kim ile? Nasıl? Hani? Oysa?

Ah! Hayyam rahat bırakma beni. sok aklıma bin bir tilkiyi ve değmesin kuyrukları birbirlerine!...
ve at beni bekleyişin kucağına acımasızca...

29 Mayıs 2009 Cuma

içimde bir yerlerde

bir yaşlı kadın ölmek ile yaşamak arasında duruyor tam ruhumun derinliklerinde. cinnet evveli değil cinnet sonrası bir depresyon anım!

sorguluyorum..herşeyi...
anne, baba, kader, kardeş, kitap, kalem, ezberlediğim dualar, verdiğim yeminler...
bırakmalı mıyım? terk mi etmeliyim? kendim ile nasıl bir savaşımdır bu! kim kime karşı?
ben yine bana karşı... göğsümün derinliklerinden bir sızı...kalp ritminde bir bozukluk daha...hayır bu sefer doktorun yazdığı ilacı almayacağım! elimin tersi ile itiyorum hapları ve bir bardak suyu... derin ve bir o kadar ulaşılmaz bir yalnızlık kendi kendimi hapsettiğim...

parmaklarım zor hareket ediyor, sol bacağımda ise adele ağrısı artık dayanılmaz boyutta... mideme ise ufak ufak kramplar giriyor! bir hasta sanki sabahı bekliyor. peki neden?

çünkü... ah gündüzün merhameti...şafağa ne zaman atacak diye umutla bakardım taş kulelerden ufuk çizgisine... şimdi ise gecedir hep! her ezan sanki yatsıdır... her yerde elimde bir mum ile dolaşmalıyım yoksa karanlık!...

hayır... hiç de iyi olmadı o sütuna yaslanıp o ezgiyi dinlemem! bilakis...
ardı sıra çekip gitmem... sultanahmet, eminönü, karaköy, galata, beyoğlu, istiklal caddesi... güzargahında şuursuzca kalabalığa karışmam!...

bir dul kadın ölüm döşeğinde sanki! gözlerini bana dikmiş. ben yine kendime bakıyorum ve acıyorum! kendi derimden, kulaklarımdan, saçlarımdan... korkuyorum!

ağlayacaktım zor tuttum kendimi. algılayamadım kalabalıkları!

olmadı...hep inandım ...
anne, baba, kader, kardeş, kitap, kalem, ezberlediğim dualar, verdiğim yeminler...hepsi aklımda hala! hiç birini unutmadım. nasıl unuturum? sadece içimden bir koca karı geçti gitti... çaldı bütün tevekkül kırıntıalrımı; yerlerine şehvet tohumları ekti! arayıp bulmalıyım. içimde biryerlerde...

anneme can veren ve ruhundan üfleyen...yardım et!