10 Aralık 2008 Çarşamba

gidiyorum

zihnimi zor toparlıyorum...ne yazmalıyım bilmiyorum...işte gidiyorum...

en çok İstanbul'u özleyeceğim...boğazdaki martılar rüyalarımda. hasret çekmeye dair türküler ve bass tonda şarkılar söyleyeceğim
"when far away from home..." diyerek
memleketimin en doğusunda;Kırım'da sürgündeki bir İrlanda'lının gurbetliğini paylaşacağım
aradaki 150 yıla ve binlerce mile inat!
yahut kitab-ı mukaddes'te denildiği gibi
"sen yabancı kalbi tanırsın, zira Mısır'da sen de yabancıydın!"...yabancı kalbi tanıyıp keşfedeceğim kendi içimde...
ailemi, dostlarımı, sevdiklerimi, kütüphanemi, müzik arşivimi, sultanahmet'in avlusundaki sütunlardan birine yaslanıp gökyüzünü seyre dalıp hayaller kurmayı, galata yokuşlarında beyoğlu yolunda yorulmayı...özleyeceğim

aryalar ve gazeller dinlemeye alışkın bu kulaklar yüksek desibelli sesleri nasıl işitecek?
ömründe kalemden ağır birşey tutmamış ellerim ve parmaklarım nası kilolarca ağırlığı kaldıracak?
en önemlisi kalbim...

yazar yazısını burada; okuyanın ve yazanın akıl salığı/ sağlıkları açısından bitirmiştir...

bütün blog takipçisi dostlarımı ayrı kalacağımız süre zarfında blog arşivimi kurcalamaya davet ediyorum...belki zamanın nasıl geçtiği anlaşılmaz...

7 Aralık 2008 Pazar

kurban bayramı...

bütün yaşanagelen olumlu ve olumsuzlukları ile...bayram yine de güzel!

herkeslerin kurban bayramı kutlu olsun!...

5 Aralık 2008 Cuma

aklının hesaplarında ezilen herkese...

...Sanma mesafeler koparır beni
Ve yıllar eskitir birliğimizi

Bir gecelik bir uyku gibidir zaman
Yıllarca sürsede ayrılığımız

Mani olunmus bir adam direnir durur
Utanır ve korkar kefenlenmeden

Zamanımı calan bir kara ekmek
Durur yüreğimde bir kursun gibi

Bir adım atarsak kafes kırılır
Belki birden erir zincirlerimiz

Ey uyku ey anne gel kurtar beni
Ezildim aklımın hesaplarinda ...
M.Akif İnan

bilmiyorum kaç defa okudum ve dinledim bu şiiri...sanırsam lisede olmalıyım. ergenliğin kendi o doğal şizofrenisi içinde gayet güzel geliyordu bu mısralar... şimdi tam manası ile kendimi bulduğumu /şiirin beni bulduğunu fark ettim.

aslında blog için geçen 22:00 karaköy-kadıköy vapurunda birşeyler karalamıştım ama...sanırsam bu şiiri burada paylaşamyı daha çok istedim.

aklının hesaplarında ezilen herkes ile bir paylaşı...

4 Aralık 2008 Perşembe

üç noktalar ve sessizlik

hep kızsam ve istemesem de başka çarem yok... babama seslenemeyeceğim...korkuyorum çünkü. anneme sesleneceğim. saatin kaç olduğunu soracağım. cevap vermese de soracağım.

hayır! sen babana haksızlık ediyorsun. seni kucağına alıp sevip okşayan; bilmediğin bir sürü tekerlemeyi sana ezberleten ve her seferinde "r"leri söyleyemediğinden; özellikle seni "hürriyet gazetesi al "diye bakkala yollayan... şimdi söyleye biliyorum. bütün r'leri...

"o mehin -ra- gibi hançer kemerinden
üftadelerin öldürür âh işte bu-ra-sı*"
Bâki
---"O Ay’ın (Ay yüzlününün) kemerinden ra (ر) harfine benzer hançeri eksik olmaz;
Aşıklarını işte burası (ra ya benzeyen hançer) öldürür*"---

söyleyemediğim "r" harfi artık şuursuzca çıkıyor dilimden. oysa kimse dikkat etmiyor. bir tek annem... belki zaman zaman hissediyor. tanışmam için aldığı "iyi aile " kızlarının telefon numaralarını elimin tersi ile itişimden anlayabilir mi?

- evlenmeyecek misin?
- hayır anne!
- e o zaman sen de bir anormallik var...
- evet anne...
-....

ah üç noktalar ve sessizlik ne kadar da çok seviyorum sizleri. o yüzden en sakin ve sessiz an olan geceleri herkes uyurken yazıyorum. yazmak ve sevmek... ikisi de sessizlikte güzel...
akrep ve yelkovan sabaha yaklaşmak için yarışırken...

3 Aralık 2008 Çarşamba

tebessüm provaları

nasıl tebessüm etmeliyim...tek başıma iken pek o kadar da mutlu değilim sanırsam. ara ara arkadaşlarım ile birşeylere sinirlenip kallavi küfürler sallıyoruz ağızlar dolusu, ardından bin bir çeşit küfür kombinasyonlarına kahkaha ile gülüyoruz..."öyle de küfür edilir mi?"

belki de en içten olduğu an insanın; küfür ederken ki hali... severken bile riyakar olunabiliniyor da küfür ederken...bazen de kavga ederken olunamıyor... en azındna ben rastlamadım. ömrü hayatında bir defa kavga etmiş biriyim...hiç giresim yok o fasıla.

ne yapacaktım? evet tebessüm edecektim. gülecektim. ama içten! içimden.
mutlu olmalıyım... anlık delice ve düşüncesizce bir neşe değil! büyük beklentilerin mutluluğu...

---"her kim aşık olur ve bu aşkını gizler ve yine o şekilde ölür ise ; cennet olur yurdu"
Aynul Kuzat Hemedâni---

2 Aralık 2008 Salı

bilinç altım lütfen hep yeninin altında kal!

darem seng-i sabura ve umid ez sitare-i ruşen-i asumani* ...
(sabır taşının ve gökyüzünde parlayan bir yıldız gibi ümidin içindeyim...)
* bir gece gelen ilham ile yazdığım bir farsça özdeyiş denemesi

zihnimde tasarladığım bugün ki yazımı sildim...aklımdaki planı da unuttum. ne yazmam gerektiğine de karar veremedim. ayaklarım ve omuzlarım hala ağrıyor. başımda çakan şimşekler şimdilik yok. çocukluğumun geçtiği geniş sokaklardan ve meyve ağaçlarının olduğu bahçelerden artık yürüyemiyorum.

unuttuğuma değil de; belki hatırlamak istemediğime hükmettim kendim için.
bilinç altım lütfen hep yeninin altında kal!
yorgun olsam da uyuyamıyorum. uyumak istemiyorum.
hele rüya görmek asla!...
çünkü rüyalar mı gerçek? uyandığımızda gördüğümüz dünya rüya mı? uyurken yaşadıklarımız gerçek mi?
yaşamak yaşamak yaşamak istiyorum...
uyku ise ölüm taklidi...

30 Kasım 2008 Pazar

hatırlamıyorum ama unutmadım! failleri meçhul fiiller

hava soğuk... kasım'ın son günü daha da soğuk... en çok ellerim ve burnum üşüyor. eskimeyen bir dostum ile görüştük yine... güldük, konuştuk, şakalaştık, ben hüzünlendim gözlerim yaşardı ise de belli etmedim. o da fark etti gözlerimdeki yaşı değilse de artık uzun konuşmalar yapamadığımı... eskiden olsa bir sürü şey hakkında zihnimi toparlayıp konuşup yazabilirdim oysa... editör arkadaşımın ricalarına bir yıldır -özür dilerim yazamam şu aralar- diye geçiştirici cevaplar vermekten başka birşey yapamıyorum.

yanı başımda oturan arkadaşımın adını anımsayamıyorum...kıvranıyorum sesleneceğim birşey isteyeceğim yahut birşey soracağım... olmuyor bir türlü adı gelmiyor aklıma... oysa düşünceleri, en sevdiği yemek, en son gittiği sinema filmi...vb. herşey aklımda ... telefon rehberim sanki başkası tarafından hazırlanmış ve başkalarının telefon numaralarının listesi gibi geliyor...

otobüste birini gördüm...evet tanıyordum yabancı değildi en azından...o gülümsedi selam verdi...ben de gayr-ı ihtiyari gülümsedim ve selamlaştık... haftalar geçti hala hatırlamıyorum kimdi...

hatırlamıyorum ama unutmadım!

unutsam mutlu olurdum...unutmak ...
kötü olan ne yaşandı ise unutmak insanı mutlu ediyor...
iyi kötü ne kadar yaşanmışlığım var ise hatırlıyorum...
bütün fiilleri hatırlıyorum...
sadece failleri meçhul ...

29 Kasım 2008 Cumartesi

susmak!

"Bazen binlerce eşşek çiftesi karşısında susuyorum. Öyle ki bu çifteyi atan adam, benim canlı olduğumdan bile şüphe ediyor..."
A.Mezinâni

susuyorum. sadece! ne yapmam gerektiğini soruyorum iç konuşmalarımda kendime...yakın zamanda terk edeceğim buraları... gideceğim . nereye mi?...boş ver
...
paragraflarca yazı yazdım ve şimdi SİLDİM.
2 gün konuşamadığım için bir dostum benden soğuduğunu, kalbini kırdığımı, acı çektirdiğimi söyledi...oysa ben...
SUS!
susmak ne kadar cinnetsel bir durum! kafamı odamın duvarlarına vurmalıyım, göğsümü yumruklamalı ardından ise günlerce aç mı bırakmalıyım bu bedeni?
yahut susmalı mıyım?
Meryem susma oruçları tutarmış eskiden..bir Ermeni arkadaşım da tutardı...3 gün 3 gece...susmak...konuşmamak.

işitmek ama cevap vermemek
susamak ama su içmemek
bilmemek ama öğrenmemek
bilmek ama öğretememek
acıkmak ama yiyememek
sevmek ama...

kelimeler nerelere kaçıyor! sussam mı ki?

yorgunum hem de ÇOK... en çok kalbim. o kadar çok vurdular ki...
acıdı ama ağlamadım!
acımak ama ağlamamak...bir an olsun sesimi çıkartamadım. sustum ve dinledim. bütün cevaplarımı, saatler sürebilen konuşmalarımı hepsini... içime attım. beni anlayacağını bildiğim- bilmek bile değil...bana o anlamaya çalışma umudunu verebileceğini tahmin edebileceğim- (Allah'ım ne büyük bir korkaklıktır bu şartlar silsilesi!) birisi çıkana kadar karşıma... Susacağım.

şehirdeki bütün kör kuyulardan, sayfaları buruş buruş ve üzerlerine defalarca şekersiz çay dökülmüş günlük notlarımdan özür dilerim.


25 Kasım 2008 Salı

"eskiden insanlara merhamet öğretilirdi..."

okuyuculara buralarda mide sıkıntılarımdan, sinirsel iniş ve çıkışlarımdan daha da farklı şeylerden bahsetmeliyim belkide... evet bunlar ne kadar da ucuz ve basit numaralar kalem oynata bilmek için... bugün bir arkadaşımın kalbini kırdım. oysa ne kadar da hassastır o! sesini duymamış ve yüzünü görmemiş olanlar için bile düşüncelidir. şimdi ne kağıt ağlama duvarı ne de ben ritüeller dininin mensubuyum...

ne güzel konuşuyorduk oysa... tarih, sosyoloji, felsefe, dinler tarihi... üzerine konuşabiliyorduk...
bütün bunların "entel zırvalıklar" olmadıklarını ; hayatımızın her yerinde -çarşıda, manavda, otobüste, apartmanda ...- karşımıza çıkan ve tesbit edilen şeyler olduğunu konuşuyorduk. ara ara ...

o bugün şunu dedi;
"eskiden insanlara merhamet öğretilirdi...
şimdi kimse kimseye acımıyor ve bunun adına da -bireyselcilik (!) -diyorlar"

20 Kasım 2008 Perşembe

"ne görebildi kimse ; ne de anladı beni!"

bütün dertleri tek tek içime atıyorum. bana kulak verse de ;kimsenin beni tam anlamı ile anlayacağına inanamıyorum. günlerdir herşey ard arda geliyor...sahi ruhumu ve bedenimi yoran herşeyi kim tetikliyor BEN den başka? kendi kendimi hapsetmekten başka birşey yapamıyorum. oysa sussak ve sessilizği bir an bile olsa dinlesek?...


kendim, annem/babam, kardeşlerim, dostlarım, yakınlarım, arkadaşlarım, çevrem, apartman komşularımız, ülkem, içinde yaşadığım toplum.... tüm bunlar üzerine yazdıklarımı şimdi silmek zorundayım. sanırsam birşeyler karalayamayacağım... "sussam nereye kadar? gitsem neye yarar?"...

en iyisi susmak ve iç dünyanın kalın ve bir o kadar filitresiz duvarları arkasına saklanmak. bir hayal alemi içinde yaşamak...
"bir rüya uğruna ben diyar diyar / gölgemin peşinden yürür giderim"
oysa şair!
ya bütün bedenim zincire vurulmuş ve bir ayağım kesilmiş!
düşüncelerim yok sayılmış...
zihnime prangalar vurulmuş ise?

eskiden uyumadan evvel yazar ve yazmanın verdiği o rahatlamışlık ile uykuya dalardım. sabah kalktığımda ise gece yazdığımı bir defa daha okur ve düşünürdüm...

bir kaç gecedir pek uyumuyorum. sabah ile gece arasında ufak bir vakitte tamamen fizyolojik bir uyku hali... uyku ve rüyalarım da terk etti... sanırsam belli bir süre yazamayacağım.

"ne görebildi kimse ; ne de anladı beni!"

18 Kasım 2008 Salı

aşık aşkın kıymetini bilien; değil sen...

kaçar giderim ben de...
kaderimden yine kaderime
yahut; her sıkıntıdan göğüs kafesimin içindeki hayal dünyama
bütün dertlere bir sünger çekimi gibi
bir kafile içimde Nil'i geçer Musa'ca umut ekimi gibi...
geri de bıraktıklarım oysa önüme çoktan geçenler mi?
ben sussam bir ayin başlar mı?
konuşmalı mı yoksa susmalı mı... karasız kalmamak gerek
ne desem boş oysa dinlemekten de sıkıldım
tel örgülere takılır dostlarımın sözleri
hep kanatsa da ellerimi... bilirim yalan söylemez ki gözleri
....
eskiden olsa yine resitaller dinler ve şekersiz kahve içerdim
üstüne bir de en üst mertebeden bir küfür...
ardından bütün ışıkları söndür...
düşün tâki yüz bin yeni düşünce gelene kadar aklına
ve dua et!
inanmasanda rol kes ve göz yaşı dök...
bütün mezar taşlarını çürüyen dişler gibi tek tek sök!
düşler cam kırığı zaten...
sen hep ben mutluyum farz et...
aşık aşkın kıymetini bilien; değil ben...

14 Kasım 2008 Cuma

çekip giderken

çek git!
bakma geri... bütün yanlış anlaşılmaları ve kafiyesiz/keyifsiz sözlerini bırak ardında kalanların kafalarında soru işaretleri ile...insanların şehvetlerine ve ego'larına malzeme olmuşluğuna bir sünger çekmiş olamazsın. hayatta PC'lerimizdeki delete tuşundan yok...(olsa eminim...aynı hataları tekrarlardım yine) bavullar bile artık kat kat kıyafetler, kişisel bakım ürünleri ile dolu... yazdığım şiirlere, yazılara, sonu gelmemiş/gelememiş öykülere, çalışma notlarıma yer yok...

her elveda bir cesaret haykırışıdır aslında. ve her merhaba bir elveda ile birlikte söylenir... insan bir yere yüzünü dönerken bir diğer tarafa da sırtını dönmek zorunda... aslında her görüş bir körlük , her gidiş bir geliş, her ayrılış bir kavuşma değil mi?...

13 Kasım 2008 Perşembe

sevişmek ile seks arasındaki farkı anlayabilenlere....

gölgelere aşık olmalı!... insanlar arasındaki farkı tek düzeliğe indiren gölgelerde! ve gölge gibi aşık olmalı... ışık oyunları arasında sevişmeli. insan önce kendini sevmeli. aşkın adı var kendi yokken ne desem boşuna...

bitmeyen bir kısır döngüdeyiz sanki. sürekli yeni birileri...yeniyi bile eskittik ve o kadar hızlı hareketler yapıyoruz ki sanki yerimiz de duruyor gözüküyoruz... saatte bilmem kaç km. hızla dönen araba tekerleğinin sanki duruyor görünmesi gibi...

oysa yerimizde sayıyoruz! gay olmak hele... kendi neslimizi yeniliyemiyoruz... kendi kuşaklarımızı yetiştiremiyoruz. çoğalmamız için heteroseksüellerin çalışması lazım.... sahi biz duruyoruz ve sadece gölgeler ile ışık oyunlarında sevişiyoruz...

gökten üç elma düşmüş;
1-sevişmek ile seks arasındaki farkı anlayabilenlere....

2- öpüşürken gözlerini kapaya bilenlere!...
3- blog'daki yazıları okuduktan sonra bana ulaşıp "sahi sen gay misin?" diyenlere...

8 Kasım 2008 Cumartesi

Ben'liğin zindanlarında...

saat gece yarısını çoktan geçti. büyük sıkıntılar ve büyük dertler peşinde koşan yazar ve şairlerin kitaplarını bir kenara attım. bir söz cambazını dinlemek de istemiyorum. biri olmalı... susmalı... geçip karşıma susmalı! bana boş bem-beyaz sayfalar sunmalı... tek tek yazmalıyım o sayfaların üzerlerine...

ilkokuldan beri en çok kaybettiğimiz şeylerin başında gelir silgi... her silgi bitmeden kaybolup gider... arkasında bir kaybolmuşluk bırakır. sanki terk edilişlerimiz gibi, yahut zamansız-her ayrılış kadar- ayrı kalmışlıklarımız gibi...

kafamı iki elimin arasına alamayacağım. özür dilerim! kimsenin tramvalarında acısını azaltmaya da yardım edemeyeceğim!... herkes kendi terk ediliş ve ayrılışlarını kendi yaşasın lütfen! kendi aşk'larını nasıl kendi yaşıyorsa...

ego , ben'lik, saplantı.... hiç biri değil...

kimse beklemesin benden akan göz yaşlarını silmemi... benlik mağrasına kaybolmuş olan ben...

HAYIR! olmalı... bir çıkar yol elbette olmalı! böyle gidemez ki! yalnızlık nerede bitmeli?... sahi Sadık Hidayet'in intiharından, Hikmet Kıvılcım'ın dışlanmışlığından, Buda'nın karısı ve çocuğunu son kez bakarak terk edişinden, Gothe'nin kalbindekileri gizlemek uğruna çektiği sıkıntılardan/ haykıramayışından!... bütün bunları tek tek düşünüp bir araya getirdiğimde...

ne kadar BEN zindanlarına mahkum insanlar var dünyada diyorum...kimisinde özne; kimisinde nesne olsada "insan"... Ben'liğin zindanlarında...

7 Kasım 2008 Cuma

Mum ışığından hayaller

Mum ışığından hayaller
Titreyip her an sönecek olan ateş ve büyüttüğü gölgeler
Ne kadar da tek düze siyah ve beyaz arası
Gecenin sabaha en yakın saati
Yelkovan ve akrep kıskacına sıkışan dakikalar dünyası
Uzansa bir el, tutsa kalbimden
Dumansız alevler, fakat onun ile cennet provası
Rüyalar geçidimden...

6 Kasım 2008 Perşembe

salih memecan'dan...


(Not: Resmi daha net görmek için, resmin üzerine mouse'sunuzun sol tuşu ile bir dokuna bilirsiniz)

4 Kasım 2008 Salı

gün batımında

Kendisinden ve hislerinden emin olmak isteyene...


Akşamın üzeri balıkçı iskelesi önü

Balıkça ölüm korkusu

Kedice iştah kokusu

Güneş battığı adanın arkası

Bitmeyen yaşam kavgası

Hayat kadınları ve erkekleri arası

İskelenin babası, denizin ise anası

Ben kıyıda bir yerde kelime avcısı…

Kırdığım kalpler dolusu günahlar

Mutlu ettiğim yüzlerce tebessüm

İçimdeki şeytandan öğrendiğim kahkahalar

Müsvedde ve taklidi deniz, kıyısında akşamlar


Eli kalem tutan adam...

Eli kalem tutan ve ağzı kelimeler dolusu laf yapan adam!...
-sana çok ihtiyacım var...maneviyata ihtiyacım var şu sırlar. mümkünse belli bir dozda (!)olsun.
-kaç mg. vereyim? 3x3 ? 1x3?...
-bilmem ki...konuş işte...aşk'ı anlat. aşk nedir?
-...

ne kadarda zor soruları ne kadar da koaly sorar olduk. benim bırakın sormayı ağzıma almayı bile imtina ettiğim...sonra ne bileyim kelime enflasyonuna kurban ettiklerim. hani insanın hayatta 3-4 defadan fazla söylememesi gereken kelimeler vardır ya...

artık çıkacak suyu dahi kalmadı bu işin. mide krampları ve sinirsel refleks bozuklukları ile birlikte ilerliyor sanki... en çok da... sanırsam parmaklarıma vuruyor.

insanların hoşuna gidiyor sanırsam yazdıklarımı okumak.

oysa yaşayan ile okuyan arasındaki fark?... keşke okumak kadar kolay olsa yaşamak...

1 Kasım 2008 Cumartesi

parçalanan BEN lik

BEN 'lik birşeyler aradığımız bir ortam internet. bir söylentiye göre google'da türklerin en çok aradıkları kelimelerden biri BEN'miş. google'a "ben" yazıp kendi hakkında bilgi bulacağını düşünen bir kitle var hatırı sayılır derecede hem de... teknolojik pratikleri kendi tembelliğimiz ile birleştirince harika sonuçlar çıkıyor (!)

birşeyler ortaya koymak/üretebilmek/en azından çabalamaktan ziyade... OLmak üzerine yoğunlaşıyoruz. Müdür OLdum. DOKTOR OLdum...sıfatlarımızı neden büyütürüz?

Türkçe grammerde sıfat hep ismin önündedir. ilginçtir farsça ve arapça'da ise tam tersi. isimlerin kendi "ben"likleri daha ön plandadır. biz ise sıfatı öne çıkartıyoruz. ömürler törpülenip gidiyor OLmak uğruna.

varlığımızı önce kendi dünyamızda tanımalamadan hemen armağan edebiliyoruz hal böyle iken. sadece verebildiğimiz var-OL-a geldiklerimiz belki de... esas/usul tartışmasını da geçeli epey oluyor sanırsam....

dünya ekonomik ama daha çok dramatik kaoslar yaşarken kavramları eğip büke büke ne hallere getirdik. hep birşeyler OLabilmek için...

Europe 2015 - 2015'de Avrupa

Ara ara bir sürü değişik ideolojik ve siyasi haritalar görmeğe alıştık. Avrupa için hazırlanmış buna rastlayınca sizlerle paylaşmak istedim. Bazen ütopyalar büyüklere oyuncak gibi geliyor... Strateji oyunları oynamak zevkli -tabi harita başında kaldığımız sürece-...

(not: haritayı daha ayrıntılı görebilmek için üzerine tıklayabilirsiniz. paşa gönlünüz bilir.)

30 Ekim 2008 Perşembe

some voices, that makes me feel deep something -i do not know- by antony and the johnsons


I find you with red tears in your eyes
I ask you what is your name, you offer no reply
Should I call a doctor before I fear you might be dead?
But I just lay down beside you and held your hand

I fell in love with you
Now you're my one, only you
'Cause all my life I've been so blue
but in that moment you fulfilled me

Now I'll tell all my friends, I fell in love with a dead boy
Now I'll tell my family, I wish you could have met him
Now I write letters to Australia
Now I throw bottles out to seal

I whisper the secret in the ground
No one is gonna take you away from me

I fell in love with a dead boy, oh, such a beautiful boy
I fell in love with a dead boy, oh, such a beautiful boy

Oh, such a beautiful boy
I ask him are you a boy or a girl?
Are you a boy or are you a girl?

No, you're boy or are you a girl?
Are you a boy or are you a girl?


blogspot açılıp kapanırken

aç kapa...olmadı bir daha açıp bir daha kapayalım!... hatta önerim yaratıcı kaos teoremi ile haraket edelim herşeyi sıfırlasak daha iyi olmaz mı?

şimdi gaza gelip bir araba dolusu laf ederdim ama...baktım konuşmak pek birşeyi değiştirmiyor/değiştiremiyor....

bir de olayın neresini tutsam elimde kalıyor...
işi şakaya gır gıra vurmak...olmadı salak taklidi yapmak belkide en iyisi...

aç kapıyı bezirgan başı.... oyununu 23 yaşımda bana tekrar oynattığı için bu senaryoda emeği geçen herkese şükranlarımı iletirim. bu aç/kapa beni kesmedi... bence bir daha kapatılsın...

23 Ekim 2008 Perşembe

euroS



Kaynak: http://www.banknotes.com

Bu siteye girdiğinizde dünaydaki bütün bankonotların resimlerini ülke ülke görmeniz mümkün. Ben hayli göze çarpısı olan bu hayali euro'lara denk geldim. Bir tek ben mi denk geldim, yoksa "arayan bulur" mantığı ile onalr mı beni kendine çekti bilemiyorum. Ben şahsen 600'lük bankonotu çok beğendim-tamamen duygusal (!) - nedenlerden ötürü.

21 Ekim 2008 Salı

namus nerede?

ahlak...kimin ahlakı?... ne zaman gay'lerin hakları konuşulmaya başlansa belli başlı kör düğüm noktalarından biri de bu oluyor. genellikle arkadaşları ile seksi de paylaşan, her an sekse hazır (!), sürekli cinsel dürtüler ile hareket halindeki kişilerden bahsediyoruz sanıyor bir çok kişi.... yahut da daima anal ilişki içinde ki erkekler... evvelden de söylediğim gibi..homo-seksüelite (erkekler için en azından) sadece anal ilişkiye girmek ise; hetero-seksüel olmak sadece vajinal seks yapmak anlamına gelmeli...

İKİ BACAK ARASINA DAYALI KOCAMAN BİR DÜNYA GÖRÜŞÜ...

kimsenin ahlaki savunuculuğunu yapmayacağım...bazı anılarımı paylaşacağım...sıradan bir öğrencinin yaşamış olabileceği...(Konu da cinsellik kokunca blog da reyting alsın diye bol keseden tecavüzler, istismarlar...anlatmayacağım merak etmeyin. bu arayış içindeki arkadaşlar -alt F4- tuşlarına basabilirler.)


ilkokulda 1. sınıfta iken bir şarkı söylüyorduk öğretmenimiz eşliğinde...
"kara basma iz olur...
gündüz gelme gece gel...
eller duyar söz olur...
...
oy ninnayı ninnayı ..gel oynayı oynayı..."

bu böyle devam eden bir parçaydı. gündüz gelmeyip gece gelmesi gereken kimdi? niçin elalem duyunca söz olacak ve bu kişi (yahut kişiler) bundan çekiniyorlardı?...bu sorulara cevap bulmam en azından benim gibi hayli "saf" bir öğrenci için ilkokul 4/5. sınıfı bulur. EVET NE DİYORDUK? EĞİTİM DE AHLAK...

sonra lise de din ve biyoloji dersleri ard arda idi...hiç untmuyorum gayet tutucu bir din hocamız ile gayet sakin..sinir hücreleri alınmış bir biyoloji hocamız vardı.

ilk ders din hocası (hatta benim pek tasvip etmediğim bir tanımdır dinci:))

-bunlar şer*fsiz...bunlar namus*uz....neymiş efendim ana olmak istemiyorlarmış...ana olmayıp da ..... ne mi olucan?.... neymiş namus sizin beyninizdeymiş ...hadi ordan...bunlar memleketi... der giderdi.

ertesi ders gelen biyoloji hocamız

-çocuklar... hayatı yaşayın. namus sizin beyninizde. cinsel ilişkileriniz de korunun...

diye devam ederdi..
henüz 16-17 yaşlarındaki çocuklar olarak ikilemlerimizi siz düşünün.

neyse şimdi büyümüş "koca adam" olmuş olmak "cinsel olgunluğa" erişmiş olmanın bir nişanesi değil. bir çok otuzlu yaşlarında gay tanıdım... genç de gösteriyorlardı... bir sorun vardı. onları beğenmiş olmanızı onlarla yatmanız gerektiği şeklinde anlamaya devam ediyorlardı inatla...ve iki gayin bir arada yapabileceği tek şeyin seks olduğunu düşünüyorlardı...

20 Ekim 2008 Pazartesi

bir akşam...

sahildeki o işlek cafe'de buluştuk... gözlerinin içi gülüyordu. çekingenlik biraz heyecan, sanki evvelden birbirini tanıyormuş hissi... hani dedim, yüklü bir meblâ piyango bileti isabet etmiş olan insandaki o bileti kaybetme korkusu... öyle birşeyler işte. hava itiraf etmek gerekirse soğuktu da. üşüdük ikimiz de fakat söylemedik birbrimize, pek farkında da değildik... kıyıya çekilmiş bir eski teknenin dibinde durduk... denizde taş sektirmece oynadık. ben daha çok düz ve yassı taşlar seçiyordum, o ise denize paralel taşlar fırlatıyordu. bir taş verirken elim elime değdi, bir an duraksadık... çocukça gülüşlerine ve mızmızlanmalarına devam ediyordu. yakışıyordu da... belkide o an en çok ona yakışıyordu...- hayır hala da yakışıyor.

hava soğuktu evet...pek kimseciklerde yoktu sahilde. sonbaharın tam ortasıydık ve hava güzel olsun diye dualar ediyorduk sonraki günler için... ve Yaratıcı'ya şükranlar sunmuştuk birbirimizi bize buldurduğu için... garip aynı anda hissetmiştik de...

akıp geçiyordu zaman, polisler hala etrafta dolanıyorlardı. bir ara bize de yaklaşacak oldular...sanırsam vaz geçtiler...sonra bir çocuk yaklaştı ... rica ve mahcubiyet içinde "ateşiniz var mı?" diye sordu...o bile aramıza girdiğinden mahcubtu belki de... sonra küfürler ettik birlikte, kırmızı ışıkta vın vın geçen arabalara ve motorbisikletlere... hava soğuktu ya ... elleri daha da soğuktu aslında... "benim kalbim çarpıyor biliyor musun?" dedi... "benim ki durmadı ya..." dedim tebessüm ettik...

(Not: yukarıdaki olay, kişi ve kişiler tamamen hayal mahsulü olup yazarın zihnindeki kurgulardan ibarettir.)

17 Ekim 2008 Cuma

var/yok

pek birşey yapmak hala istemiyorum... bulutların ve yıldızların arkasında gökyüzündeki cenneti resitaller dinliyerek bekliyorum artık... çocuk kahkahaları ne kadar da temiz değil mi? büyüyünce hepsi kirlenmek zorunda mı? aksakallı dedeler artık günah işleyemedikleri için mi "aksakallılar". günahları da sakal ve saçlarının akıp giden karası gibi akıp gidecek mi? tekrar bebek olur mu insan? 100 yaşında tekrar dişler mi çıkmaya başlar yoksa incelen dş etleri ve baş veren çene kemikleri midir?...

yaşlı mı gösteriyorum? yoksa yaşlı taklidi yapmak hoşuma mı gidiyor?...neden dalıp gittim bugun sahilde dururken kayalar, çimenler ve bira şişesi kırıkları arasında... ve kuru bir incir ağacı altında... nasılda gözümü aldı karşı adanın ışıkları... ada...ada...ada...

ada dedikçe aklıma geçmişken bir kaç değil, epey bir sahne geldi... betondan bir iskele...üstünde bir bank vardı mavi renkte...şimdi yok. o da yok. ben de yok. YOK

ne kadar kötü bir şey YOK hükmü vermek. hem de tek celsede. insanlar birbrileri için veriyorlar bu hükmü...

Yok hükmü haklarında verilmiş bir sürü insan var oysaki şu ülkede... eşcinseller, kürtler, başörtülüler, koministler... hepsi ÖTEKi.

YOK'lar...en azından görünmemeliler. ayıp/günah/yasak/suç...hemen pat pat tanımları yiyorlar...

hayat var ile yok'un arasındaki gidiş gelişler ile ...devam ediyor....ontoloji (varlık felsefesi) serencamına devam ediyor...

16 Ekim 2008 Perşembe

şiddet


haber sitelerinden birinde okudum ;
"bir dizinin incelenen 55 bölümünde, 411 cinayet, 152 yaralama, 137 saldırı, 147 dayak, 155 tokat, 175 kavga, 110 işkence, 3 tecavüz, 191 taciz, 145 silahlı çatışmanın meydana geldiğini bildirdi."

bunları izleyen insanların ruh dünyalarında nasıl bir izlenim bıraktı bütün bunlar ve hala bırakmaya devam ediyor... bu ülke de hala 17 yaşındaki çocuklar cinayet işleyebiliyor ve ardından birilerince "kahraman" olarak nitelenebiliyorlarsa... işkence altında insanlar hala can verebiliyorlarsa...en ucuz olan şey insan hayatı ise.... "insanlar ölmesin" dendiğinde bunun altında hala bir şeyler aranıyorsa...

çok şey yazmak isterdim de...sadece sormak istiyorum şimdilik... nereye gidiyoruz?

15 Ekim 2008 Çarşamba

post-modern köleler...

eskidendi...kara derili insanlar başkaları tarafından köle diye toplanır, alınır, satılırmış... kölelik kalkalı kaç yıl oldu bilmiyorum tam olarak... aslında yeni bir kölelik başladı.

insanlar artık kendi bedenlerini, zihinlerini, düşüncelerini, duygularını...özetle HERŞEYLERİNİ satıyorlar. nasıl olsa herşeyin maddi bir tutarı mevcut. herşey sigorta edilebiliyor HAYAT bile!

gay-date sitelerinde dolaşırken dikkatimi çekiyor...bir çok insan kendilerini tanıtmaktan ziyade kendilerine ait HERşeyi...özetle kendilerini pazarlamanın derdindeler...

benlikleri içinde eritmeleri gerekirken kendi meziyetlerini...gözlerine sokuyorlar insanların...malumat füruşluk, bilgi enflasyonu, insan bedeninin istismarı, dramatoloji...
ya vücutlarını, ya bilgilerini, ya birikimlerini...bir şekilde satmanın çabası içinde boğulup duruyor bir grup insan.

bir süreden sonra sözler, kelimeler, küfürler bile birbirlerine o kadar benziyor ki... Türkçe bilmeyen biri bile 5-6 diyalog ezberliyerek pek âlâ bir çok kişi ile tanışıp bir çok şey(!) yaşayabilir.

sanki her güzel olanın bize ait olması/ ya bizde yahut bizim sahip olduğumuz kişi de olması şartmış gibi bir tutum var... kaybetmeyi ise hiç yakıştıramıyoruz kendimize... bir biri ardından konuşan , yalan söyleyen insanlar ile... hasbel kader karşılaştığınızda gözlerinizin içine bakamadıklarını fark edersiniz.

ne olursan ol...fark etmez. FARKLI ol. olamazsan bile öyle görün....
ABARTI tek hedef...bu yolda herşey mübah ne de olsa(!)

her tanıştığınız yakışıklıyı yatağa atmak.... sahip olmak... ego tatmininden başka nedir? kağıt mendil muamelesi yapmak/görmek...tek kullanımlık hayatlar ve insanlar. resm-i geçitlerine devam ederken hayat da durmuyor ya...

elde var birlerimiz bir bakmışız ki komşuya gitmiş....
hani ilk okulda vardı ya....
4'ten 5 çıkmaz...
komşuya gittik bir onluk/yüzlük/binlik...aldık.
ve yahut...
9 artı 4 eşittir 13... 9 yazdık...elde var 1...

oysa...öğretmenim. o ellerdeki birler pır pır ederken canlanacak ve ellerimiz bak bomboş kalacak...

12 Ekim 2008 Pazar

ben'liklerimizi parçalasın diye âşk var...

kendimizi / bir başkasını melek veya şeytan diye tanımlamaktansa "insan" olduğumuzu...ola geldiğimizi unutmasak?

çok güçlü olduklarını söyleyen , ego'dan duvarların, surların arkasında yaşayan insanlar tanıdım. yüksek duvarlardan fil dişi kulelerden konuşuyorlar/ bakıyorlardı. tâ ki...AŞIK olana dek...
ve bir de reddedildiler ise...çılgına dönüyorlar , kendi kendilerini kemiriyorlardı resmen...

kaybederken her insan birbirine benziyordu hakikaten...

oysa o çok kocaman, çok derin, çok bir şeydi...

red edilmez...ama reddederdi...insanlar ...çevresindekiler hep "elde var bir"diler onun için. bir telefon ile gelip 30 dk içinde egosunu ve şehvetini tatmin edebilirlerdi...yalnız....

aşık olunca... nasıl olurda erişemezdi? nasıl olurda "hayır"ı duyabilirdi...

sersemler, sarsılır, tanımadığı bir kelime ile karşılaşmıştır... sözlüklerde arayıp bulup anlaması lazım...

ben'liklerimizi parçalasın diye âşk var...

hani...

"Buhrandan çıkmak mı ; yahut içinde sabır-sebât etmek mi iyi?" diye düşünüyordum. aseksüelite gittikçe cazip hale geliyordu öteyandan da... sonra insanca çürümüşlük ve kokuşmuşluk... en çok kirletilen ve ırzına geçilmiş olan sevgi sözcüklerini bir daha duymamayı düşünüyordum...

özetle, biraz derinde birşeyler konuşabilmek ümidi vardı içimde...

bir araya geldiğimizde ne kadar da mutlu oluyorduk, hani üzülsek bile beraberce üzülmek bile güzelDİ... güzel sıfatını fiil yapmak iyi de; buna geçmiş zamanın -di ekini getrimekte hayli sıkıntı çektim.

onlarca insan yalnızlıktan dem vururken, orta mektep son sınıftan kalma bir tartışmanın ortasında bol bol birbirini inciltmek ne işe yarardı? göğüs kafesim bir nebze rahatlamıştı ki... sağolsun dostlar hatırlattılar... bu dünya rahat edilecek yer değildi...yatanlar hep toprağın altında idi...ölüleri diriltecek kadar boş konuşma işittim...kulaklarım dayanır da kalbim dayanmadı.

10 Ekim 2008 Cuma

kendi kendine teşhis...

yaklaşık 45 gün olacak...evden 5 km den fazla uzaklaşmadım. üstüm başım yine ilaç kokuyor, karaciğer ve mide hayli zorlanıyor. kramplar ara ara baş ağrıları ile yoklamak da... ekseriye güneş doğarken yatıyorum, uyandığımda güneşin batmasına pek az bir süre kalıyor

-niçin eskisi gibi gülmüyorsun?

diye soruyorlar. soruları bile anlamıyorum artık. iletişimim daha ziyade okumak ve yazmak üzerine. donuk kelimeler ve imlâ kuralları ile geçiyor vakit. pek kimseye yaklaşamıyor da. annem ile de küstüm. harikâ(!)

evden uzaklaştım bir bahane ile... 1 aydır görmediğim boğazı görmeye gittim...vapur da seyyar satıcı yanımda bıçak seti satıyordu sanırsam... bir başka yaşlı teyze nazar boncukalrı satıyordu, az ilerideki adam ortağı ile iş hakkında konuşuyordu.... özetle insanlar yaşamak için mücadele veriyordu... ya ben?
diye düşündüm... sonra baktım düşünmeyi bırakmışım... aynı konuya odaklanabilme sürem gittikçe kısılmakta.

arkadaşlarımın yaptıkları espirilere gülmez hatta alınır da oldum...

ne kadar hüzünlü eski parça varsa buldum, bir bir dinliyorum...

biri " yeni insanlarla tanış" dedi... bir başkası "yeni heyecanlar bul..." bir diğeri..."yatağa vaktinde git, uykuna dikkat et..."

modern psikolojiyi yerden yere vuruyorum, sonra "S. Freud " un sapık olduğunu söyleyenleri dinliyorum... modenizmi mi güanh keçisi yapacağım yoksa?... kendi ürettiği hastalıkları yine kendi ürettiği ilaçlar ile tedavi etmeyen-tedavi adı ile oyalayan- modernite mi?

ve anormal durumları sanki normalMİŞ gibi gösterip; hastalarının hüç bir zaman herşeyini anlayamacak olan -ki bilemeyecekler mahrem sırları...her ne kadar psikanaliz keşiflerde kaybetselrde kendilerini- modern psikoloji...

insan ruhunun derinliğinde, o uzayın sonsuz sayılan boşluğu gibi...işte o boşlukta boğulup ölse bütün müritleri Freud'un...aslında bütün buldukları kendi -akılcı- yanılsamaları mı?

özetle bütün laf kalabalığının sonucu...ve-l âkıbet:
teşhis...
mukaddime-i buhran, depresif bir krizin girişi...
ve unutmadan...
evliliğin, ilişkilerin, yazılan kitapların...herşeyin en güzel en kibar ve en nâif yeri giriş kısmıdır...


9 Ekim 2008 Perşembe

...

Merhaba aşkım...
Bu adada hava gittikçe soğuyor
Yalnız...
Üzgünüm...
Yalnızlığımdan bütün hüznüm
Doğrusu ikimiz de çok gençtik
Şimdi seni veya sana benzer birini arıyorum

Yüzlerimizde bir tebessüm ile
"Elveda" dedik birbirimize
Şimdi yalnızsın sen de kendin ile
Yalnızlığından bütün hüznün
Doğrusu ikimiz de zamansızdık
Şimdi beni veya bana benzer birini arıyorsun


(Not: tercüme; Koop Islands Blues - çeviren:Avare)

3 Ekim 2008 Cuma

yağmur ve yalnızlık...

"ay ışığında uzak bahçelerde
sen misin esen yoksa rüzgâr mı?
ölüm mü gezinen köşeler de?
sen misin okşayan saçlarımı?"
---Hicabi Kırlangıç

kaç gün oldu bilmiyorum...bilincim yerine geldiğinde takvimden bayramın zaten bitmiş olduğunu öğrendim. pek değil hiç kendimde değildim. insanların da zaman zaman delirmeye hakları olduğunu düşünüyorum artık. ne kadar mantıksızlık varsa çevremde hoş görmeye başladım. sanırsam geçici olarak aklı devre dışı bırakmak faydalı bir şey.

odam da kitaplarım ile beraberdim, telefonum çoğu kez kendi kendine açldı durdu.... sarjı bitmiş olmalı ki kapanmış. bir sürü de bayram mesajı birikmiş -bir kısmı her zamanki gibi aynı-. Bir kaç günlük bu inziva bayrama denk gelince pek çok arkadaşın kalbi kırılmış olabilir. 3-4 yaşlarındakibir çocuk gibi yaşamaya devam ediyorum. elime neyi alsam bozup/kırıp/döküyorum... en iyi yaptığım şey belkide çocuk taklidi-hem de en sahicisinden-.

bir de ufak bir rahatsızlık geçirmem de hepsine tuz biber oldu. hastalanmadıkça -hiç ölmeyecek gibi- yaşıyoruz. Muhteşem Süleyman 'ın muhteşem sözleri geldi yien aklıma..."Halk içinde muteber bir nesene yok devlet gibi...Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi..." gerçi şiirin ilk beyti bu devamı da var da....

üzdüğüm, kırdığım, zarar verdiğim... bütün kalpler ve bedenler
olur da bir gün hepsi bir anda bir çıkmaz sokakta karşıma dikilecek diye korkuyorum
hep eskiden beri dilime dolanmış duaları okuyorum
ve hayat sokağında kaç numarada...hiç eksik olmuyor gidenler ve gelenler
sahi elimizden ne gelir ki?
toprak türlü dertlere deva

sevgisizlikten kırdığım...
ilgisizlikten zedelediğim...
ve anlayamamaktan zarar verdiğim...
HERKES ten
ÖZÜR dilesem bir şey değişir mi?

29 Eylül 2008 Pazartesi

beklemek

hep beklemek...
hiç durmadan değil!
hep durarak... yalnızlar durağında en tenhada...
"godot" hiç gelmeyecek. gelse de beklemekten kör olmuş gözler görmeyecek...kalpler mühürlendiği için hissetmeyecek. bu kadar kehânet boşa çıkar mı?

hep güzeli, en güzeli beklemek! ama hiç gelmeyecek... Nâzım 'ın dediği gibi -en güzel...henüz gelmemiş olan-.

insanı çıldırtan, beyin damarlarındaki kanın basıncını artıran bir söz, bir umut bu.

bir gün sonra bayram! bütün bekleyenlerin umudu bol olsun!...
"Kanımda kentlerde bayram sabahı olacak mı?... Bekleyip göreceğim..."

28 Eylül 2008 Pazar

bir tını...

"Hello my love
It's getting cold on this island
I'm sad alone
I'm so sad on my own
The truth is
We were much too young
Now I'm looking for you
Or anyone like you...

We said goodbye
With the smile on our faces
Now you're alone
You're so sad on your own
The truth is
We run out of time
Now you’re looking for me
Or anyone like me"

Belki 10 belki daha fazla...eminim saatlerce dinledim bu parçayı... hala bıkmış da değilim. içimde bir yerleri değil ama bir çok yerleri kaşıyıp uyandıran bir parça... belki sözlerden müziklerden daha da güzeldir şarkıların bize hatırlattıkları... anılar ile anlam bulur hayat ve sanat...

ne terbiyesiz biridir ki, yaşadıklarını sanatında istismar eder. ne kadar his/duygu/burukluk/neşe... varsa hepsini kurban eder güzel bir söze yahut güzel bir müziğe...

oysa susmalıdır! fakat susamamıştır!... acaba engel olan neydi? konuşturan onu rahat ettirtmeyen?

şairleri, yazarları, müzisyenleri ....ve yahut şiir, roman, öykü,beste vs. yazdığını zannedenleri...

kocaman dertler mi gerekir? sanmıyorum... her sokak köşemizde 3-4 filmlik hikaye, 3-4 antolojilik şiir dolusu mevzu olsa gerek.

bunları düşünmem bile manasız.
aşk nerede var orada herşey var. yoksa?...

27 Eylül 2008 Cumartesi

geç bir vakit


Kaç defa aşık olmak gerekir? Yalnız kalmak için kaç defa terk edilmek... Hep biteceğini bilerek yaşaya gelmek. Hep yabancı bu çehreler bana. İnsanların belagat iddiasındaki cümlelerini okumak/dinlemek /yorumlamak artık omuzlarıma yük olduğu kadar, kalbime de sıkıntı!

Bankları seviyorum. Ahşabın huzuru, sakinliği... Toprak ile bağlantısı olmalı!

Hep eski şiirleri dinliyorum, kendimi tekrar etme pahasına!...

geç bir vakit- bostancı istasyonu... 22:... bilmem kaç banliyö treni bekleme salonu...

banklara kazınmış şiirler, yazılar, anlamlı -anlamsız sözler hakkında konuşuyoruz arkadaşımla...
"halk edebiyatının seçkin örnekleri "diye takılıyorum...
az ötede oturuyordu "o"...
yanında 2-3 çeşit çantası vardı...biri sırt çantası olacak... uzun , ince, siyah ve düz saçları vardı... bakmak istedim....bakamadım gözlerine ilk seferinde.
başımı refleksel bir hareket ile çevirmiş olmalıyım... o da kalkıp bir bank yakınıma oturdu... arkadaşım yağan yağmur ve bekleşen kedilere dalmıştı. ufak bir zaman dilimi kalmıştı kendim için....

aramızdaki banka yazılanları okumaya çalıştı, benden yardım istercesine baktı gözlerime...hatırlıyorum galiba kahverengiydi saçları arkasına saklanan gözleri... ben de baktım -ama bir anlık durgunluk ile- birşeyler söylemek istedim... neden hala bilmiyorum açılmadı dudaklarım. belirsiz bir ifade vardı yüzünde...

banliyö treninden evvel şehirler arası bir tren gelmişti... tam o anda...yerinden kalktı, çantasını sırtına aldı... "işte gidiyor..." diye düşündüm.

keşke gitseydi....

25 Eylül 2008 Perşembe

eşcinsel olmak


herkes kabul eder ki, farklı bir duygudur.
mesleğiniz, kariyeriniz...ne olursa olsun... gay iseniz başkalarının gözünde sıfırlanma ihtimaliniz çok yüksektir.

-sanki insanlar iş çevrelerindeki yahut sosyal hayatlarındaki hetero arkadaşları ile yatağa giriyorlar, sizle de girdiler... "aaa ...eşcinselmişsiniz!"

kendi özel /mahrem hayatlarına saygı talep eder insanlar...oysa bir gay'in buna pek hakkı yoktur onların gözünde..

-aaa! sen erkekler ile mi yatıyorsun?

(hoş...gay olmaktan anladığı tek şey erkekler ile yatmaktır çoğu zaman- tıpkı bu özelliğinin dışında başka bir hayata dair sözü/konumu/duruşu... olmayan "GAY"ler gibi)

bazen de...gay iseniz.. liberal ahlaktan ve sınırsız özgürlükten yana olmalısınız...değilseniz... sizde bir eksiklik varmış gibi davranır kimi gay'ler...

bazen düşünüyorumda... aslında toplumdan saygı ve kabullenme bekleyen gay'ler... nedense kendilerine karşı -kendi içlerinde- ve topluma karşı bu saygı ve kabullenmeyi sergilemezler...

arkadan konuşma ve bol bol dedikodu...
sevgili çalma...
arkadaşı ile "seks"i de paylaşı verme...-kimi zaman aradan çıkartı verme-...
yokda sokakta...BEN GAY'İM HEY MİLLET GÖRÜN der gibi dolaşmayı bir marifet sanma veyahut...bu şekilde dolaşmayanları "KENDİNİ KABULLENEMEMİŞ SAYMA"

(hatta hiç unutmam ilk defa biri ile buluştuğum da bana çok kızmış..surat yapmıştı... Neden? diye sordum.. "hiç belli etmiyormuşum gay olduğumu...olmazMIŞ")

bir de feminenlik ile "hayat kadını gibi konuşmayı/oturmayı/kalkmayı..." birbirine karıştırıyoruz... hiç bir kadında bugüne kadar görmediğim davranışları "feminen" olan gay'ler de görüyorum...oysa feminenlik bu değil... kadınsılık hiç değil...

vs..vs..

özetle..önce insanın kendine saygısı, topluma çevresine...arkadaşlarına saygısı olmalı ki... karşılığını görebilsin...(en azından beklemeye hakkı/yüzü olsun)

*dip bir not: öz eleştiriden de korkmamalı...

20 Eylül 2008 Cumartesi

huzur


"kuşları sordum...rengarenktiler hani? -huzur diyordu..."

sessizlik ve mavi /sükunet ve âbi
muhtelif zamanlar olurdu
hepsinin yan yana olduğu...
hani insanın kemiklerini ısıtan yazın ilk güneşi
ve insanın içini ürperten yazın son , sonbaharın ise ilk yağmuru...
ardı sıra kim yıkayacak çocuk ellerdeki çamuru?
olsa olsa bir neşe olmalı çocukca
bir daha...bir daha ıslanmalı
vakit buldukça
her iskeleden kalkan 8:15 vapurunu kaçırmalı
bir maşuk taklidi yapıp bekletmeli
bir aşık taklidi yapıp beklemeli....
tekrar geri dönmesi umudu ile aynı gemiyi

yıkıp volumental binalar taklidi iskeleleri
kalbimin kıyılarına ufak sandallar yanaştırsam...
her fırtınada dalgakıran yerine biraz sana sığınsam?
ve bir bir sayıp ufuktaki yelkenleri
rüzgâr için duâ mı etsem tekrardan...
huzur ve rengârenk kuşlar dilesem...

19 Eylül 2008 Cuma

toprak...


"...Ben yaşarken kirli
Ne kirli adamlar vardı
Yıkadılar sonra anladım
Ölü olduğumu..."

Sezai Karakoç / Ayinler ve Çeşmeler - Sabun Yası

Gecenin bir kaçı yine...Saate bakasım da yok. Keman resitallerinin en acıklılarında dinleyip ölüm ve yaşam üzerinde şiirler okuyorum. Yok bu gece şiir yazmak yok!

Kalem bir köşede duruyor...Eski karaladıklarımdan pişirip pişirip koymak ne kadar ahlaksızca olurdu. Eski sevgili(lerinin) sinin verdiği hazzı ahlaksız bedenlerde aramak gibi birşey olurdu herhalde. Yapılan bütün günahlar felsefe, sanat, özgürlük vb. şeylerin bahaneleri ile kamufle edilmeye çalışılıyor ya... İnsan sanattan, felsefeden, düşünceden... özetle istismara maruz kalan herşeyden konuşmaktan çekiniyor artık...
Susunca da olmuyor ki...


Yaklaşık 5 gün olacak, vaktimin çoğunu ufacık odamda geçiriyorum. Pencerenden bakınca dünya ne kadar da güzel... Karşı komşu zaten çoktan dünya tutkusu kalmamış bir pir-i fani... Ben ise?

Sahi bana da bir rol verin!

Ya mezara giren olamalı
Yahut gömen...

En nihayetinde bu düğümü olmalı bir çözen
Toprak kokusu ve yağmur kokusu kadar serin...

Toprağa sızan yağmur tanesi ne kadar derin?

Hayır! Şiir yok bu gece...

"Neden?" diye sorma.Yok işte...
Laf nasıl da dönüp dolaşıyor. Terk edilişler ve yeni bekleyişler hep iç içe...İnsana durup dinlenmeye vakit yok.

17 Eylül 2008 Çarşamba

kalem ve göğüs kafesinde bir "sekte-i kalp" provası

"Kalem ilk yaratılıştır. Can ise ikinci yaratılış"
St.Pavlus


Ve açılıyor bir kapı
Kalkıyor bir perde...
Bütün ve'ler gibi bir başlangıç - bitiş arası
Kalemden düşen iz kurşun karası
Kim çizecek günahlarımın resimlerini?

Tütsü yanmaya başlıyor...
Vaiz kürsüden ineli yüzyıllar olacak
Ve bütün mabetler tek tek boşalacak
Çünkü ayinler yok artık...
Provalar ile idare ediyor azizler
Kalplere ve kalemlere ilham yasak
Mağralarında değil keşişler
Metropollerde tutsak
Himalayalar kayak merkezi oldu
Ve bütün seromoniler.... İlahiler... Tek tek unutuldu
....
Ve başlıyor ayin taklidi
Bir sekte-i kalp provası
Panik atak olarak kayda geçebilir modern psikoloji
Kan bayramı, sevgi yası...
Kirletmeden ellerini sevişen erkekler
Ve dönüp duran pervaneler...
Mumlar ışığı
Veda evveli son öpüşme
Dolunay aşığı
Bir gün tekrar görüşebilme?
Titreyen el
Ayin sonrası rehavet
Aklı uçuran şehvet...

Kalem kırılır avuç içinde
Ve yazamadan ne varsa düşündüğüm
-Düşündüm!
Ne kadar terleme varsa sonunda hep üşüdüğüm
-Üşüdüm!
Kalır derinde ve dipte
Mum ışığı, dolunay ve gece arası
Kalem kırığı avuç içlerinde...
Bir sekte-i kalp provası

16 Eylül 2008 Salı

14 Eylül 2008 Pazar

eskilerden sözler

ne kadar da masumduk...belki de hiç değildik...çokca bencil miydik? eskiden misketlerimizi paylaşamazdık, şimdi ise hayatı, havayı, suyu, yerin altını ve üstünü...paylaşamıyoruz.

- en güçlü olan hala kazanıyor anne!

sen de mi güç savaşlarındasın? ve babamın karşısında mısın? yoksa hiç sevmemiş miydin beni?
adı, konumu ve ayaklarının altı kutsanan sen neredesin?... neden sevemiyorum bir türlü anne!

sırf başkalarını değil...seni bile!

...............

oysa ne kadar da haklısın kızmakta, sinirlenmekte.... eski tadı yok konuşmalarının.... geç de olsa anladım. hiç bir parça neşelendiremeyecek artık beni de; türküler, zılgıtlar, serenatlar, senfoniler... hiç biri...

ey eflatun'un izinden gidenler! ben de gördüm mağranın dışını ...
sustum. tek kelime edemedim... gördüğümü babam fısıldıyordu bazen kulağıma...bir şey diyemiyordum. iki büklüm oluyordu vücudum... hareketlerim belirsiz refleksler... sözlerim ise anlamsız şiirler ve yahut ruz-i hanilerin en acıklı bölümleri oluyordu....

olmuyordu...
olmuyordu...
olmuyordu...

hayat üstüme kaç beden büyük gelmişti? omuzlarım kaldıramayacağı yükler ile yüklenmiş midir?

edith piaf hangi parçanın ortasında ağlamaya başlıyor?
bu kalabalık -ki 20.yy 'ın haddesinden geçmiş- onu niçin çılgınca alkışlıyor?
İbn-i Haldun asabiyetinde kollektif yaşamlar hala mümkün mü?
anne!
baba!
kardeşlerim!
dostlarım!
arkadaşlarım!
ve bütün seviştiğim insanlar...
perdeler kapanıyor...
ve derviş dönüyor...
dünyanın merkezine değilse de
misket oynadığı boş araziye dönmek istiyor!
şimdi lüks evler dikilmiş oraya ...
derviş ortada...
o da yalnız!
mabedden kaçmış... lütfen bir kapı açınız!
eski boş araziler olsun
ve çocukların düşleri kirletilmesin!
tüm hayallerime rağmen... derviş sen de yoksun...

6 Eylül 2008 Cumartesi

taştan hayaller

Taştan hayaller düşledim...
Pamuk beyazı
Baş ağrısı krizlerinde bir sertlik
Çivi ile işlenmiş bilinç altımdaki her yazı
Kim vurduya giden ama hep dilden düşmeyen erkeklik
Bir dava
Bolca kavga...
Kalbin atım hızı düştüğünde
Yarı uyku çeyrek ölüm derinliğinde
Ölüleri de bağlayacaklar toprağa beyaz taşlar ile
Üstlerinde kat kat toprak
Ki dönmesin giden gemiler
Tekrar söylenmesin gizli sırlar
Yerini alsın yeniler
Ve toprak insanı
Ve toprak dünyayı
Ve toprak hayatın her anını...
Yenilerken
Donup kalan insani isyanlardır bütün taşlar
Kayalar ise toplu başkaldırışlar