30 Haziran 2009 Salı

but be it! know it!...

as i have read and lived many times... the same passage still in my mind...

"now, you are just in the beginning of the road and also you do not know what a great happiness is beginning...

opportunity
success
blessing
love
pleasure...
and more...
all are impatient to reach you... they are looking forward you...
from now on,
you are not as a child, who lost his father
you are not your father's son
you are the son of yourself!

do you know what is the meaning of ...
being son of yourself
being re-born
begining
being free
having no past
do not carry the pressure of any memories
being a mirror that has no stain...
...
you do not know! but be it! know it!...

Dreamed by Avare...

26 Haziran 2009 Cuma

bekleyen ve beklenilenlere...


derviş var gücü ile hırkasını fırlattı attı... tekkesini terk etti. kaçtı. tanrılar dağına doğru koştu, yürüdü... günlerce, gecelerce, haftalar ve aylarca...

tanrılar dağında Zeus'u , onun diğer arkadaşlarını gördü... yüksek bir tepedeki zeus'un kızlarını gördü... baktı. gözlerinin ta içine içine; tek tek...

yoktu...hayat yoktu. donuk bir ölüm vardı tanrılarda...o isimlerini ezberlediği, her gün bilmem kaç vakit andığı tanrılar kendisi onları anmadıkça, çağırmadıkça, inanmadıkça...yoktu...

yok olan asıl şey...onlar yalnız, biçare, kimsesiz, sessiz, keyiflerden ve acılardan yoksunlardı...ah meleğin o soğukluğu...işte buradan geliyordu... melekut alem ne kadar da soğuktu...aşk yok muydu?

geri kaçtı. şehre, kalabalığa, yarının beklentilerine geri kaçtı. gördüklerini kimseye anlatmadı...anlatamadı...biliyordu ama söylemedi.

bekleyişten bile yoksun aşksız bir hayat tanrılar dağındaydı. bir tek Hermes... işte o ulak ve gemilerin rehberi... o biliyordu orayı da; burayı da... kalpleri ve kalplerde saklı olanı duymuştu.

ey ulak! dinle avare'den avazları. melamiye'nin doruklarına ulaşmış artık. hiç bir tını onu mutlu etmiyor. artık aşkın hiç bir hali onun yüzünü güldürmüyor. orgazmları dahi zevksiz gibi... gözlerine bakamıyor diğer fanilerin...babasının karşısında sofradaki sandalyesine oturunca çatal ve kaşık elinde dönüp duruyor... iştahı ise hiç yok...oysa beklemek ...umut ile... ne büyük bir nimet!

25 Haziran 2009 Perşembe

Ah! yalnızlık hem de manastırlar dolusu...

Gel gönül hüsnü halini bir bilir yarana sor
Bab-ı aşkın miftahını bir sahip irfana sor
Her tabip aşka yar olmaz ondan sorma ilacı
Suret hal derler masaldır hikmeti Lokman'a sor

Çekmeyen gafil ne bilsin nar-ı aşkın kıymetin
Çekmeye takat mı kaldı ben bu aşkın zahmetin
Gel sineme kıl temaşa sinemde bağı zeytin
Bağı hüsnün güllerini sümbül ü reyhana sor

Bir kalender meşrebiyem aynımda şal-ı aba
Ben bu aşkın abdalıyım nur u sırrı merhaba
Zülfü canana dokunma lütfeyle bad-ı saba
Sineyi ab u hayatı mürşid-i merdana sor

Der ki aşık gam yemezem gün bugün ferdalara
Geç geçende dem bu demdir düşme boş sevdalara
Nesimi'yem ibret olsun aşık-ı rüsvalara
Görenlerden ayrı düştüm durağı devrana sor

....

bu mısraları dinliyerek geçti kendinden avare...
kalenderi olabilmek için neler vermek gerekir diye sordu...
iki dünyadan da geçmek gerekirdi...
aşık da olmalıydı. ah bu kalp nasıl dayanacak?
asla... yok yok...mümkün müdür?
oysa aşk denklemlerinin hepsi eşitsizliklere mahkum oluyordu.
kaçlar basamağında kaç var....ve kaç kişi elde var "1" hayatlarımızda...
Gothe'nin dediği
ve müjdelediği gibi "biz derimizin altındaki yalnızlığa mahkumuz."
Nesimi derisini parçaladı, yüzdü ve özgür oldu...
Ah! yalnızlık hem de manastırlar dolusu...



24 Haziran 2009 Çarşamba

aşık olmak...

Taos:"Sen bana düşman olabilirsin, Yahova'ya aşık olabilirsin; ama bana olan imanını kaybetmemelisin; zira aşık olacağın tanrılar çoktur ve buna benden layık bir çok tanrı vardır; ama iman etmek için benden daha layık birini arama ki seni alsa affetmem."(kitab-ı mukaddes)

ne büyük saygı duymaktadır aşka... ve inandıkları ne varsa, onun karşısında bir anda kaybolup gidebilmektedir...

aşık olana hakkını veren kim? sezar ile kimin kapışmasıdır bu hak davası?

23 Haziran 2009 Salı

gezi notları VI

geliyorum... bir ölüm haberi aldım. ağızların tadı nasılda bozuluyor değil mi...dedem karşıdaki dağlara baktı..."herkes gelip geçiyor onlar hala orada..."
derin bir iç geçirme...biraz sessizlik...bu sessizliği bozan kanaryanın ötüşü...ardından elime ney'i aldım...nefes verip ses aldım ...beş yıldır yaptığım gibi...
düğün olduğu zaman...
kabilenin neyzeni gelmez...
cenazeler dolusu ağıtları "el-aman..."
ezbere bilir de inadına söylemez...

22 Haziran 2009 Pazartesi

gezi notları V

tepemdeki güneşe inat başımın üstünden dalgalar aşıyor...katre ile deniz arasında ne gibi bağlar kurulabilinir düşünüyorum... sanırım işin ucu bir yere çıkmıyor...

geri dönmeyi düşünüyorum...büyüdüğüm kente...

yolcuya yol gerektir...

21 Haziran 2009 Pazar

gezi notları IV

deniz tüm tuzunu üstüme bıraktı...ve güneş kavurdu her yanımı... hallaç ı hatırladım etrafımdakiler gülüp eğlenirken... tebessüm ettim...sonra ise durağanlaştım... dedem bir söz söyle bana ki feyz alayım dedi... ben sustum hallaç söyledi... "mutluluk için iki dünyadan da geç" dedi... sekseni devirmiş bir pir-i fani olan dedemin gözlerine baktım... dalıp gitmişti tek kelime bile anlmamıştı eminim... sadece melodisi bile etkilemiş olmalı... irkildi...ilerideki mezarlığa baktı donuk donuk...

-hadi akşam yemeği vakti...makarna ve köfte yapmıştım
-istemiyor canım...
-ama sonra ilaçların...
-yok...
-....

20 Haziran 2009 Cumartesi

gezi notları III

sırt çantamı alıp ilçe ilçe; il il gezeli toplam 5 gece / 4 günü geçti...yalnızlık sıkıntısını da sırt çantam ile birlikte yüklenmişim sırtıma... kitapçıları gezdim az evvel...bir sürü şiir kitabı beğendim. sonra ben de yazarım diye bıraktım. yazamayacağımı adım gibi biliyordum.

ağzı yüzü çikolata içinde olan çocuklar, durmadan didişen köpek yavruları, yıldız altında boş kumsallar ve sahiller dolusu yürüyüş...

debriyaj ile fren arasında sıkışıp kalan heyecan ve gerginlik...ah kollarım uyuşuyor eski modern çağın bu makinasını kullanmaktan...oysa parmaklarım hiç yorulmamıştı klavye tuşları arasında... makinalarla aram hiç iyi olmamıştı sahi ya!...

19 Haziran 2009 Cuma

gezi notları II

tatildeyim...bir yan da deniz öte yanım dağlar ardı sıra...
eski bir radyo çalıyor... anneannem ile dinliyoruz...bir akşam üstü vakti...eski radyo eski şarkılar çalıyor...1970'ler 1960'lar... geçiyoruz zaman içinden...anneannemin gözlerinde yaş; benim gözlerimde ise umut ile karışık tebessüm...salıncakta sallanmaya başlıyorum ağır ağır...sağım ve solum boş...ve kalbim de...Allah'ım ne ızdırap!

17 Haziran 2009 Çarşamba

gezi notları I

hayatın burada da aktığını görmek güzel...güvenli yollar...yeşermiş tarlalar...memleketimin ovaları ve dağları...temiz deniz ve toprak kokusu...insan kendini bir defa daha yeniliyor...en çok da geçmiş gelecek karşısında yeniliyor...

16 Haziran 2009 Salı

kaçıyorum...

-merhabalar...
-merhabalar...nasılsınız efendim?
-iyiz şükür...ya sizler?
-bizlerden de iyilik sağlık işte...
-e daha daha nasılsınız?
-dünya telaşı işte...ne olsun...
-öyle öyle...
-kahveleriniz nasıl olsun?
-orta...orta...sade?...şekerli...
-ah evet orta en iyidi değil mi?
-öyle öyle
-büyük oğlan ne yaptı? bulabildi mi bir iş?
-buldu. işte çalşıyor...
-ya hayırlısı olsun..
-tabi tabi...
-hem bu devride...
-ya sorma...
-sonra geçenlerde...
-hihihi...
-deme yahu?
-ya öyle işte....

tebessümlerden...insanı sıkıp bunaltan -resmileştirilen- ama içi boşaltılan konuşmalardan. yenilen peynirin tuz oranı, son futbol maçında yapılan ofsaytlardan, kahvenin nasıl içilmesi gerektiği.... hepsinden ama hepsinden...

en çokta o içi boş simetrisi bozuk tebessümlerden... uzayıp giden akşam yemeklerinden, ardı sıra çay ve meyve servislerinden... sürekli düzgün giyinmekten... derli toplu olmaktan.... az birazda kendimden...ama daha çok herkesten...

kaçıyorum...

14 Haziran 2009 Pazar

ağlardı varlık içindeki büyük tutsaklığına...

kendi ormanının bekçisi bir arslan... yaralanıp esir düştü bir av partisinde sultanın... olanca gücü ile karşı koymasına rağmen. ormanından, kendine ram olmuş diğer hayvanlardan, güzel etli ceylanlardan, berrak sulardan... kısacası özgürlüğünden oluvermişti...

sultan onu aldı bir güzel kafese (çelikten işlemeli altın bir kilidi olan kafes hem de! ) koydu .sergilediği diğer hayvanların da bulunduğu, sarayın hayvanat bahçesinde bir bölüme yerleştirdi. şehzadeler, beyzadeler, harem kadınları, meraklılar, yabancı elçiler... hepsi hergün defalarca onu seyrediyor... izliyor... dehşetle bakıyorlardı çehresine ve kuvvetli vücuduna... o ise oralı olmuyor... başka yerlere kafasını çeviriyor ara ara kükrüyordu... önüne hazır et parçaları atılıyor ve sırf ölmeyecek kadar yiyordu onlardan.

oysa diğer hayvanlar kendilerine sunulan yiyeceklere adeta saldırıyor, ziyaretçilerine türlü şirinlikler yaparak onların gönüllerini almaya çalışıyorlardı...

gece olunca. yani saraya, sarayın bahçesine sessizlik çökünce. meşaleler loş bir aydınlık verince etrafa... herşeyi aşikar kılan güneş kaybolup ay yerini alınca gecelik saltanatın... işte o zaman... ama sessizce, ama bir köşede... tüm insan ve hayvanların gözlerinden uzakta... sessizce bir köşede gözleri ıslanırdı arslanın...
ağlardı varlık içindeki büyük tutsaklığına...

......

kafeslerin bir kaç yüz metre ilerisinde ise...sultan kendi odasında... ayrı düşünce cariyelerinden ve çocuklarından... sırkatibini de yolalyınca yatması için... kapatırdı odasındaki bütün kapı ve pencereleri... söndürürdü son yanan kandili de!...çünkü gece örterdi herşeyi!

sessizce...kimse görmeden... duymadan... hıçkırarak ağlardı... o devasa toprakların hakimi olmasına karşın... bin bir milletin önünde diz çökmesine karşın, her türlü şeye sahip olmasına karşın...

o da ağlardı

küçük bir şehzade iken yapamadığı yaramazlıklara... aşık olmak isteyip de olamadığı kadınlara... kalkıp terk etmek istese de terk edemediği törenlere...

varlık içindeki büyük tutsaklığına...

sebeb ne olursa olsun...ağlamak gecenin işidir der her bilge. sessiz olmalı. gündüz ise tebessüm etmeli... rollerin en büyüğünü en büyük sahnede yapmalı. Jung'un personalarından kaç tane eskitmeli?